Müslümanların dünya hayatındaki imtihanlarından belki en çetini kendileriyle ve dünyevi olanla imtihanı. Bir Müslüman, dünya hayatını da kaldırıp çöpe atmamalı, ancak bu sonlu ve illüzyonu bol yaşama da tamamen kendini kaptırmamalı. Dünyevileşmek, dünya hayatının gerçekten de geçici olan şaşaasına, zevklerine, hazlarına kendini kaptırmak, bir yerden sonra hep daha fazlasını istemeyi getiriyor ve bunun bir sonunun olmadığı, doyumsuzluğa götürdüğü de aşikar.
Güç, otorite, para ve zevk-ü sefadan yoksun iken, birtakım ilkeleri, prensipleri savunmak, idealizm yapmak gerçekten kolay. Ancak, idealist olmanın da zorluğu burada zaten. Esaslı imtihan, bu sayılanlara sahip olup dünyevi olana tamah etmemekte yatıyor. Yoksa, bütün insanlar, her şeyin en iyisini istiyor, hep daha fazlasını arzuluyor.
Müslümanların bir bölümü, bahsi geçen hasletlere "bir anda" erişince, gerçekten de ciddi bir sarsılma ve akabinde de değişimle karşı karşıya kaldılar. Bu kafa karışıklığını görmek zor değil. Bir tarafta "bir lokma, bir hırka" gibi kanaat etmeyi, bir bakıma da şükretmeyi söyleyen bir prensip, öte tarafta ise "hep daha fazlasını iste", "her şeyin en iyisine layıksın" vs türünden "modern zamanlar" esanslı benmerkezciliği, haz almayı ve doyumsuz bir iştahı pompalayan bir diğeri. Müslümanların bir bölümü, bu ikisi arasında ayrım yaparken çok zorlanıyorlar bugünlerde.
Gücün, otoritenin, paranın, şaşaanın cezbesine kapılmak ve bunların nimetlerinden faydalanmak varken, mütevazilik, aza kanaat etmek, güç delisi olmamak, güçlü yerine haklının yanında olmak insanların işine gelmiyor. Adeta "bir daha mı geleceğiz dünyaya" ucuzluğu ve nimetlerden faydalanamama korkusu, insanlık erdemlerini yenilgiye uğratmış gibi. Dünyaya çok fazla tamah etmenin neticesi, "dünya zehirlenmesi" oluyor haliyle.
Bu ülkenin açlık, yoksulluk gibi, işsizlik gibi sokaktaki veya yanı başımızdaki insanlarını etkileyen gayet somut bir gerçekliği var mesela. Ki, inancımızda yer alan "komşusu açken tok yatan bizden değildir" umdesi de kapı gibi duruyor karşımızda. Buna rağmen, "herkesin derdi kendine" demek de bir yol elbette. Burada, bir Müslüman'dan beklenen, öyle veya böyle başkalarını da incitmeden davranabilmek, hareket edebilmek. Yani, parası olan istediği arabayı, evi, eşyayı, istediği fiyattan alabilir, ancak bunun bir de vicdani yönü vardır. Müslüman, vicdanını bir kenara bırakamaz. Ve Müslüman, yaptığı davranıştan da sorumludur. Müslümanca davranabilmek de zor iş yani.
Gösteriş, böbürlenme, caka satma o kadar özenilen bir hale geldi ki, mütevaziliği neredeyse dilencilik gibi algılayacaklar. Sadece başı kapatmakla her şeyin hallolduğunu sanan insanlar, üstlerindeki cafcaflı, haddinden fazla gösterişli ve en önemlisi de pahalı kıyafetleri de muhakkak kendilerine hak olarak görüyorlar. Tesettür (herkesin örtünmesi veya örtünmemesi kendisini bağlar, üstümüze vazife değil) defilesi veya modası gibi şeylerden bahsedilir hale geldiyse eğer, dünyevileşme dalgaları bu sahillere çoktan vurmuştur demektir.
Ancak, hem kendini sakınma, teşhir etmeme ve Allah'ın emri olduğu için örtünüp, hem de televizyondaki programlarda elalemin önünde podyumda kırıtmak da birbiriyle bağdaşır şeyler olmamalıdır. Derdimiz, yapılan işin mantıksızlığı, akılla bağdaşmamasıdır. Yoksa, kimsenin giyimi, kuşamı ve yaşam tarzı ilgili bir sorunumuz yok. Bu sadece bir örnektir. Sorun, güçle, gösterişle, şatafatla, velhasıl-ı kelam, dünya ile zehirlenen insanlar sorunudur. İdealden sapmanın neticesi de budur haliyle.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



