Bakmakla bakmak arasında bir fark var mı? Var, dedi içimdeki ses. Nasıl yani, dedim. Bakmakla bakmak gibi işte, dedi. Öyle yani, bir bakmak vardır, bir de ayrıca bakmak vardır. Gene üsteleyerek, yani neye bakmak, nasıl bakmak, mesele burada odaklanıyor işte. Bakış yani. Hangi gözle bakmak, bakınca görmek mi, yoksa bakılan şeyi görememek mi? Böyle bir sürü nedenli nedensiz sorularla kafamı allak bullak etti. Aman sen de, dedim, içimdeki sese. Otur oturduğun yere. Zaten azıcık bir aklım var. Başıma iş açma şimdi. Bir sürü halledilmemiş iş var memlekette! Yok ya, dedi, gene mülayim bir sesle. Kızma hemen. Zaten bu aniden, olur olmaz yersiz kızmalar bakmak eylemlerimizi çarpıtıyor ya, dedi. Yani aniden bir kızıyorsunuz ve bakıp bakacağınız alan, nesne, eşya, insan, suret, simge dağılıp gidiyor. Bulanık bir hal alıyor veya bazı bazı kendini göstermiyor. Kendini kapatıyor. Kendini gizliyor. Bunu işte anlamak lazım, dedi içimdeki ses. Meselenin temeli burada...
Bir yerden bir yere gidiyordum. Zaten insanoğlu hep bir yerden bir yere gider. Mademki doğmuştur bu dünyaya elbet bir yolculuğa çıkıştır bu. Yani daha baştan bellidir bu mecburiyet. Ama önemli olan bu yolculuğu nasıl ve ne şekilde sürdürmektir. Yalnız doğan insanoğlu ilerde bir hayli geniş bir varlar dünyasında bulacaktır kendini. Bu ne olacaksa olacak olanın bir haritasıdır adeta. Onsuzluk bir girdap olacaktır zaten. O yolculuğun başındaki hareket ister istemez zaten kendiliğinden başlayacaktır... Baktım da, dedi, yürürken de tökezliyor gibi geliyor bana insan! Tökezlemek, nasıl yani, dedim. Bak diyorum gene de. İyi bak. Etrafına, sağına, soluna, yanına yörene bir bak; ne göreceksin. Evet, dedim, bunu bir temel mesele olarak almam lazım. Bakmakla iş bitmeyecek galiba. Yoksa evet, yoksa bakışmayı kendime mi döndüreyim? Yani öncelikle kendime bakayım, bakayım ki ne var ne yok tez elden, içerden bir bakışla kavramaya çalışayım bari. Özün kıymeti çıkar ortaya böylece. Özden kopartılan bir şeyi, bir nesneyi, bir parçayı tekrar yerine koymak zor elbet. Parça yerine konsa da eskisi gibi olması mümkün olmaz. Parçaların parçalar halinde sağa sola dağılması neticesinde çok parçalı bir vaziyet meydana gelir. O da meseleyi bütünlemez, dağıtır, eksiltir.
Öz kendini toparlıyor, dedim. Baksana evimizin önündeki incir ağacı nasıl da toparlıyor kendini. Dallarının ucunda toparladığı tomurcuklarını nasıl da büyük bir sabırla açmaya, ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bu her gün devam eden bir iş... Bütün mesele dünyaya açılmak... Dünyaya açılmak ve bir şey olmak o dünyada. Tomurcuk, yaprak, meyve, dalların uzaması... Bunların hepsi bir ritüelin mecburi olarak kendini o çıkılacak olan yolculuğa hazırlamak ve sonra da o yolculuk içinde yolcu olmak. Kendinde kendini bulmak da diyebiliriz buna. Var'ın içindeki bir varlık olarak hayatın temel hareket alanı içinde yerini almak.
Buradan bakınca içimdeki yarayı sağaltabilir misin? Bakmak ne? Yara nasıl bir yara? Önce görmek gerekmez mi? Madem bakmaktan bakmaya fark var. Bakılınca görmek kabiliyeti de gerekmez mi? Bakmak ve görmek! Ya bakıldı da görülmedi ise! O vakit ne olacak? Bir görebilsem belki yarayı sağaltmaya çalışırım. Bütün mesele görebilmekte... Bir görülse zaten çok şey çözülmüş olacak. Çok şey belki de kendiliğinden çözüme kavuşacak. Eğer gerçekten bir görülse. Göz görürse gönül de sarayına buyur eder elbet. Bir nazar bin ah kadar yer tutar aşk erinin gönül sarayında.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




