Kültürümüz, insan merkezlidir. İnsan kelimesi ünsiyetten türemiş bir kelimedir.
Yalnız insanların hayatı dünya tarihinde olmamıştır.
Dağ başlarına kurulan Manastırına çekilmiş birkaç rahip ile akli dengeyi kaçırdıktan sonra dağa çıkan birkaç tarzandan başka tek başına yaşayan olmamıştır.
Neredeyse köyler bile insan azlığı nedeniyle terk edilmeye ve şehirler dolup taşmaya başladı.
İbn-i Haldun Mukaddime'sinde kuşlar ve karıncalar bile insanların çok olduğu yere giderler der.
Rabbimiz, Kur'an'ında insanlığa hitap ederken "Ey insanlar", "Ey Ademoğulları", "Ey iman edenler" diyerek çoğul siğasıyla hitap ediyor.
Sevgili Peygamberimiz insanın işleyebileceği en kötü suçları sıralarken "el-Müfariku an-il cemaati" cemaattan/İslam toplumundan ayrılan" der.
Dinimiz bunu derken fıtratımız da aynı şeyi söyler.
Sultanahmet semtinde otururken evimin karşısındaki iki katlı evin giriş katında kimsesiz yaşlı bir hanım yaşardı.
Camlarının bir kısmı yola bakarken öbür taraftaki camlar Marmara denizine bakardı.
Ben kendime "Bu hanımın kimsesi yok ama Marmara'ya bakan camları var. Akşama kadar gemileri saysa, ağaçlara baksa, kuşları izlese vakti geçer" dedim.
Ama ben orada kaldığım beş senen boyunca o, hep yola baktı.
Mahallenin çocuklarının oyunlarına lafla karıştı.
Çocukların oyundaki kavgalarında taraf oldu, birilerine bağırdı ve ömürü öyle geçti.
Doktorlarımız daha iyi bilir ama bilemem belki sevinmenin yanında bazen üzülmenin, bazen ağlamanın, bazen gülmenin de faydası vardır.
Çocuk dünyaya geldiğinde dededen toruna kadar bütün aileye cennetten bir hava eser.
Herkes şen ve şakrak olur.
Çocuğun yüzüne bakıp da iliklerine kadar mutlulukla dolmayan insan olmaz.
İşte o esnada ten ve canınıza yayılan mutluluğun verdiği sağlığı hiçbir ilaç veremez.
Derken düğün zamanı gelir.
Yürekler kabarır.
Cana can katan sevgililerin mutluluğu iki ailenin bütün akrabalarına yaz gününde, yaylada, asırlık ardıç ağacının gölgesinde kır çiçekleri kokusunun verdiği huzurun bin katı mutluluk saçar.
Düğün yemeği olan ve Efendimiz tarafından düğünün ilanı olması için verilmesi istenen "Velime" yemeği başında davulun "Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem" ritmi içinde iki ailenin bütün yakınları yanında konu komşuya da yayılır bu mutluluk havası.
"Düğün el ile harman yel ile" olur.
Ve derken ölüm gelir çatar.
"Düğünsüz ev olur ama ölümsüz olmaz" demişler.
İmanla ölüm de pek güzeldir.
Ya ölüm olmasaydı ne olurdu?
Evinizin köşesinde beş bin yıldır yatan bir dede veya nine olsaydı.
Her gün ağzından verip altını temizleseydiniz nasıl olurdu?
"Ölüm Allah'ın emri ayrılık olmasaydı" demiş şair.
Allah sevenleri ayırmasın.
Ölüm ayrılık değildir.
Leyla'mızın yanından Leyla'mızı yaratan ve bize bağışlayan Mevla'mızın yanında Leyla'mızın yolunu gözlemektir.
Tren garında, otogarda, havaalanında sevdiklerinizin yolunu gözlemenin de kendine göre bir tadı vardır.
İmanla gitmeyi başaranlar için sonu gelmez senelerde ayrılmak ebediyen olmayacaktır.
Kişinin ölümü yine aileyi ve yakınları bir araya getirir.
Doğduğunda sevinç gözyaşları akarken ölümünde hüzün gözyaşları akar.
Kim bilir belki bu iki gözyaşı da aşırı olmamak kaydıyla insan kalabilmek için lazımdır.
Hani şair:
"Yâdında mı doğduğun günler
Sen ağlar iken gülerdi âlem
Bir ömür sür ki, mevtin olsun
Sana hande, âleme mâtem" deyivermiş ya, işte biz doğduğumuzda ağlarken bütün dostlar gülüyordu.
Ölürken de eğer Rabbimizin rahmetiyle imanla gitmeyi başarırsak, öldüğümüzde biz gülerken bütün dostlar matem tutacak.
Bütün bunlar hayatımızın birer gerçeğidirler.
"Düğün dernek hepsi bize örnek"


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




