Döşek meselesi önemli. Gelin de siz bunu yeni nesile anlatın. Anadolu'da eskiden evlerde yüklükler vardı. Odanın bir kıyısına konur ve üstüne örtü örtülürdü. Akşam olunca yüklüklerden indirilir ve yatmak için yere serilirdi. Sabah tekrar özenle döşekler, yorganlar, battaniyeler katlanır ve yüklüğe yerleştirilirdi. Hatta her yüklük mutlaka çeyiz sandığı üzerine konulurdu. Yine Anadolu'da köy evlerinde yüklüğün yanında bir banyo bulunurdu. Banyo dediysem su kaynatılacak bir kazan, bir de gaz ocağı... Banyo yoksa büyük leğenlerde yıkanılırdı.
Anadolu insanı köyden şehre göç edince uzunca süre bu alışkanlığını sürdürdü. Evin bir odası misafir odasıydı. Orada yüklükte temiz yatak ve yorganlar bulunurdu. Misafirlere evin en temiz döşeği, üstüne mis gibi temizlik kokan çarşaflar ve kanaviçe ile bezenmiş yastıklar serilirdi. O zamanlar nevresim mevresim bilinmez, yorganlar çarşaflarla kaplanırdı.
İşte böyle bir demde erken gidenlerin kervanına katılan Konya'nın Ağrıs Köyü'nde hafızlığını yapıp İzmir'in çeşitli camilerinde görev yapmış olan İbrahim Kumru Hoca anlatmıştı, döşeği yere sert bırakmanın anlamını...
İbrahim Kumru Hoca'nın annesi ve babası Ağrıs'dan kalkıp İzmir'e, oğluna misafir olarak gelirler gelmesine. Aradan on- on beş gün geçer. Tabii gelin hanım surat asmaya başlar. Çünkü kayınpederiyle kayınvalidesinin İzmir'de iki üç çocuğu daha vardır.
On onbeş gün geçtikten sonra bir akşam yemekler yenir, sohbetler edilir. İbrahim Hoca yanında anasının babasının bulunmasından dolayı pür neşedir. Fark etmez olanları. Tabii karısı da açık bir şekilde söyleyemez İbrahim Hoca'ya; artık anan baban biraz da diğer kardeşlerinin yanına gitsin, diye.
Gece olur, yatma vakti gelir. Gelin Hanım döşekleri yüklükten alır sermek için. Yere bırakırken biraz sert bırakır. Bu durum kayınvalidenin gözünden kaçsa da kayınpederin gözünden kaçmaz... Hayırlı geceler denilerek herkes odasına çekilince İbrahim Hoca'nın babası, hanımına: Hanım, hanım, der. Gayri bizim gitme vaktimiz geldi. Görmedin mi, bugün gelin döşeği nasıl yere yukardan bıraktı.
Sabah olur. Kahvaltıda babası, İbrahim Hocaya, "Oğlum yeter gayrı, bizim gitme vaktimiz geldi. Bizi artık diğer kardeşine götür, der... İbrahim Hoca, olmaz molmaz baba dediyse de, baba gelininin mesajını almış, kararını vermiştir. Israrlar bir netice vermez ve o gün gelin hanımı rahatlatan eylem gerçekleşir. Kayınpeder ve kayınvalide evden ayrılır.
Tabii gelin verdiği mesajdan mutlu mudur bilinmez...
Durun daha bitmedi. Hocaların hikayesi zaten pek bitmez. Eskiden öyle derlermiş. Mutlaka her eve iki kişi girer: Biri doktor, diğeri hoca.... İzmir'de Hoca deyince Konyalı Hocalar ağır basar. Çünkü nasıl Karadenizliler, Sivaslılar İstanbul'a akın etmişlerse, Konyalılar da İzmir'i mesken edinmişlerdir. Rivayete göre İzmir nüfusunun altı da yedi de biri neredeyse Konyalıdır. Bir zamanlar "Bit Pazarı" neredeyse Konyalıların pazarıydı, o yüzden olsa gerek ki "nur yağardı"...
Yine bir Hoca Efendi'nin anası babası İzmir'e gelirler. Sabahleyin gelin Hanım, Allah ne verdiyse çıkarır. O dönemde reçel meçel hak getire. Nereden bilinecek... Zeytin de öyle. Sabahleyin kahvaltıda reçel ve zeytin misafir kayınpeder ve kayınvalidenin çok hoşuna gider ve biraz fazla yerler. Gelin, kocası olan hocaya başlar mırıldanmaya. Amma çok yiyorlar, diye. Hoca efendi, hanım etme eyleme, bırak yesinler, demek sevdiler daha önce de yemediler... Fakat bunu kayınvalide duyar. Ertesi günü ise kocasına sıkı sıkı tembihlediği için reçele ve zeytine hiç dokunulmaz.
Yaşlılar, büyükler, anne ve babalarımız. Yaşlıların en büyük ilâcı sevgi, ilgi, merhamet ve şefkât... Bu saydıklarımız onlar için bir iksir mesabesinde... Fakat ne var ki, anne ve babaların çocuklarına gösterdikleri şefkat ve merhamet, maalesef çocukları tarafından elden ayaktan kesilince anne ve babalara gösterilmiyor. Özellikle de Rabbimizin "Onlara karşı "of" bile demeyin!" şeklindeki buyrukları ihmal ediliyor, görmezden geliniyor. Hani ne demişler "Baba oğluna bir bağ bağışlamış, oğlu babasına koskoca bir bağdan bir salkım üzümü çok görmüş"...
Peki, yarın Allah'a karşı, yaşlılarımıza gereken ilgi ve alakayı göstermediğimiz için nasıl cevap vereceğiz? Dahası, biz yaşlandığımızda aynı ilgisizliği çocuklarımız bize gösterdiğinde ne yapacağız? "Büyüklerine saygı ve şefkat, küçüklerine sevgi ve merhamet göstermeyen bizden değildir" buyuran Hz. Peygamber'in bu emrini yerine getirmediğimiz için ahiret günü nasıl şefaat bekleyeceğiz?
Sorular, sorular... Artık büyüklerine saygı göstermeyen bir toplum olduk... Ne büyük büyüklüğünü biliyor, ne de küçük küçüklüğünü... Aile ilişkileri giderek dejenere oluyor. Dün Batılıların ebeveyn ve çocuk ilişkisini eleştiriyorduk. Bugün aynı konuma biz sürükleniyoruz...
Ne diyelim? Allah akıbetimizi hayr eylesin...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




