Özellikle edebiyat alanında ayrı bir yeri olan anı ve günlük türü, Batı'ya nazaran bizde sık rastlanan bir yazı türü değildir. Tarih, siyaset alanlarında hatırat türü neredeyse nadirattan sayılacak miktardadır. Bu arada son yıllarda, farklı alanlarda öne çıkan kişilerle söyleşiler kitap halinde yayımlanmaya başladı. Bazı kişilerle, mesela Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık ile yapılan söyleşinin kitap halinde yayımlanması önemlidir. Ne var ki, edebi tür olan anı ve günlükler farklıdır, söyleşi ayrı bir tarzdır. Kıvamında tutulursa söyleşi yararlıdır, ayrıca haz da verir. Ama, birçok alanda olduğu gibi söyleşi tarzının da yozlaştırılmaya başlandığı söylenebilir. Kalabalık, ıvır-zıvırla boca edilmiş her konuşma, haydî söyleşinin geniş alanı içine dahil edilebilirse de, "nehir söyleşi" olarak görülmemelidir.
Sanal, edebiyat, tarih, siyaset ve bazan da bilim alanında ortaya konulan anı ve günlükler, gerçeğin nesnel bir biçimde kavranılmasına büyük katkılar sağlayabilecekleri gibi gerçeğin üstünün örtülmesine, bulanıklaştırılmasına da yol açabilirler.Ama farklı, yeni, önemli bir bakış açısı getirdikleri söylenebilir. Kuşkusuz anı ve günlükleri, öznel nitelikleri dolayısıyla hem çekici, bir o kadar da yanıltıcı olabilirler.
Timaş Yayınevi tarafından "Hatırat Kitaplığı" başlığı altında yayımlanan dört hatırat tarih alanında farklı bir bakış açısı vermeleri bakımından önemlidirler.İki hatırat, çokça tartışılan tarihi bir kişilik olarak II. Abdülhamid ile yakından ilgilidir.
Birisi, II. Abdülhamid'in özel doktoru Atıf Hüseyin Bey'in 1909-1918 tarihleri arasını kapsayan hatıralarıdır. M. Metin Hülagü tarafından yayıma hazırlanan hatırat "Sultan II. Abdülhamid'in Sürgün Günleri" başlığını taşımaktadır. Özgün adı "Sultan Abdülhamid'in Etibbâsından Âtıf Hüseyin Bey'in Muhtırası" olan eserin 3. baskısıdır. Önsöz de "Sultan II. Abdülhamid döneminin daha iyi anlaşılması şüphesiz öncelikle onun karakterini, düşünce ve inanç dünyasını yakından tanımaya bağlıdır" denilmektedir. Eserde Arapça ve Fransızca söz ve deyimler dipnot olarak verilmiş, lügatçe, kaynakça ve sözdizimi (index) eklenmiş olmakla okuyucuya kolaylık sağlanmıştır.
İkinci eserde Abdülhamid, bir anlamda "aile içi ilişkiler" bağlamında konu edilmektedir. Sadece Abdülhamid değil, Tanzimat sonrası saray hayatı bir kadının (Leyla Açba) penceresinde ele alınıp değerlendirilmektedir. Leyla Açba'nın "Bir Çerkes Prensesinin Harem Hatıraları" başlığını taşıyan eseri Dr. Edadil Açba yayıma hazırlamıştır. Daha önce üç baskısı yapılan eserin dördüncü baskısında önemli farklılıklar sözkonusudur ve önceki baskılardaki eksiklikler tamamlanmıştır. Sözkonusu hatırat, bir yönüyle de ailenin, Kafkas kökenli soylu bir ailenin sınırlı özel tarihi olma özelliğini de yansıtmaktadır. Bu arada Edadil Açba "önsöz"ünde, İsmet Bozdağ, Nahid Sırrı Örik gibi yazarların yayımladığı bazı eserlerin ve bilgilerin gerçeği yansıtmadığını, hatta çarpıttığını, uydurduğunu ileri sürmektedir. Meselâ İsmet Bozdağ'ın "Harem Penceresinden Sultan Abdülhamid" (1992) adlı eserinin "Fatma Pesend Hanım'ın" anıları olduğunu ileri sürmesini yalanlıyor Edadil Açba. Bu bile üzerinde ciddiyetle durulacak önemli ve vahim bir konudur. Sorumluluk Bozdağ'ındır.
Hatırat dizisinin diğer iki eseri, Mevlana soyundan Çelebi Veled Çelebi İzbudak'ın "Tekke'den Meclise / Sıra dışı bir Çelebinin Anıları" ile Mevlevi Şeyhi Midhat Bahari Beytur'un Mevlana ahfadından Feridun Nafiz Uzluk'a gönderdiği mektublarından oluşmakta ve "Pîr Aşkına" başlığını taşımaktadır. Birincisini Yakup Şafar ve Yusuf Öz, ikincisini Nuri Şimşekler, açıklama ve dipnotlarla yayıma hazırlamışlardır.Tekke ve Mevlev kültür ve geleneğini, bugün hayatımızdan kovulmuş olan "mektep" olgusunun hüznünü duyumsamak ve duyumsatmak bakımından her iki eserin ayrı yerleri vardır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



