Ekim ayı ortasında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Diyarbakır, Batman, Siirt, Bitlis, Muş, Bingöl ve Van illerini kapsayan bir seyahatim oldu. Bölgenin problemlerini daha yakından görme fırsatı buldum. Türkiye'yi bir bütün halinde değerlendirmenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Bu güzel ülkeyi, aynı gemide yolculuk ettiğimiz 75 milyonluk Türkiye insanıyla birlikte geleceğe taşımamız konusunda daha da bilendim.
Ege Bölgesi'nden Türkiye'ye bakmak ile Güneydoğu Anadolu'dan Türkiye'ye bakmak çok farklı... Bu yüzden, İstanbul, Hakkari, İzmir, Kars, Ankara, Samsun, Antalya gibi illerimizin tamamı olarak, doğusuyla,batısıyla bütün ülke fertleri birbirini anlamaya çalışmalı... Hiçbirimiz sipariş vererek, Türkiye'nin doğusunda veya batısında dünyaya gelmiş değiliz. Buradaki imtihan sırrını ve kaderin rolünü unutmamalıyız. Hepimiz Allah'ın kullarıyız. "Her dağın kendine göre dumanı var." misali, her yerin kendine has problemleri var. "Sevinçler paylaşıldıkça artar, acılar paylaşıldıkça azalır." demişler. Ülkenin bütün fertleri olarak, problemlerimizi birlikte çözmeye çalışıp dertlerimizi birbirimizle paylaşsak, "Birimiz hepimiz içiniz." anlayışı ile hareket etsek ne kadar güzel olur? Bu konuda el ele vermek için neyi bekliyoruz?
Anadolu insanı fedakar, misafirperver, canayakın, samimi ve güzel duygularla dolu... Allah'a tevekkülü tam. Herkese karşı iyi niyetli ve herkesin iyi olmasını arzu eden temiz bir hissiyata sahip... Batman ziyaretimde, AGD'nin yemekhanesinde kahvaltı yapıyordum. Bir anda, samimi ve güler yüzlü bir kişi yanıma yaklaştı. Selam verdi. Hal hatır etti. Bir kurumda hizmetli olarak görev yapan bu kardeşimin ismi Ahmet Özdemir. Okuma yazması bile olmayan Ahmet bey, olup bitenden öylesine haberdar ve şuurlu ki, ilgi ile takip ettiğim ve yüreğinden döküldüğünü gördüğüm şu sözlerini unutmam mümkün değil: "Dünyanın tadı kalmadı. ABD ve Batı'ya uyduk. Birbirimize şefaat ve şefkatımız yok oldu. Dünyevileştik. Eskiden, birbirimize karşı daha da fedakardık. Allah bugünlerimizi aratmasın. İman ve Kur'an'dan ayırmasın."
Anadolu insanı kendisine yapılan hizmet ve iyiliğin kıymetini biliyor. Kesinlikle "nankör'' değil. Hatta iyilik ve hayır karşısında, daha güzeliyle mukabele etmeyi arzu ediyor. İlk defa görüştüğüm nice kardeşimin "Bir emriniz var mı?'', "Bizden bir isteğiniz var mı?'' şeklindeki sözleri hâlâ kulağımda çınlıyor.
Diyarbakır, Van, Bingöl-Solhan gibi yerlerde taziye ziyaretlerine katıldım. Bizim Ege Bölgesi'nden farklı taziye usulleri var. Pekçok yerde, cami yapar gibi taziye evleri yapmışlar. Büyük katılımlarla gerçekleşen taziyeler, ancak taziye evlerinde veya geniş mekanlarda yapılabiliyor. Taziye sırasında 3-4 dakikada bir, vefat edenin ruhuna fatihalar gönderiliyor.
Van'daki taziye ziyaretim Tillolular Derneği'nde gerçekleşti. Vefat eden, AGD Şube Başkanı Yaşar Gündüz beyin bir tanıdığı idi. Benden kısa bir konuşma yapmamı istediler. Psikolojik duruma uygun 5 dakika civarında bir konuşma yaptım. Ayet ve Hadis mealleri ve Yunus'tan dörtlükler okudum. Ölümden ibret almaya çağırdım. Ölenin yakınlarına sabr-ı cemil niyaz ettim. Vefat eden kardeşime af ve mağfiret dileyerek sözümü tamamladım. Ayrılırken hepsi ayağa kalktı, boynumuza sarıldılar. "Allah senden ebediyyen razı olsun.'', ''Sizin gibi hocalarımızı Allah başımızdan eksik etmesin.'' gibi dualar ettiler. Kapıya kadar uğurladılar. Yaptığımız sadece insani bir görev olmasına rağmen, bu olay Anadolu insanının gönlünde büyük bir yankı uyandırıyordu. Bu da, onların ruh derinliğini, talep ve arzularını ortaya koyuyordu.
Bu manzaraları gördükten sonra diyorum ki: Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun problemleri, Türkiye'nin problemlerinden ayrı düşünülmemeli.
Gelin, halkımızın insani cevherlerini ortaya çıkarmaya, taze ve uyanık tutmaya çalışalım.
Toplumumuzun ahlaki ve manevi değerlerini canlı tutalım. Aile yapımızı güçlendirelim.
Ülkemizin doğusu ve batısı arasında ayrımcılık yapmayalım. Etnik köken ve mezhep farklılıklarını bir zenginlik olarak görelim. Bunları ayrılık sebebi imiş gibi göstererek bizi birbirimizle karşı karşıya getirip seyrimize bakmak isteyenlere fırsat vermeyelim. Onların menfur emellerini kursaklarında bırakalım.
Emperyalistler, geçmişte ülkemizi işgal ederken, etnik kökenimize, ırkımıza bakmadılar. Hunharca katliama giriştiler. Birinci Dünya Savaşı'nda, 30 ayrı cephede yedi düvele karşı omuz omuza birlikte mücadele ettik. Etnik farklılıklarımız aklımıza bile gelmedi. Çünkü biz "tek millet'' olduğumuzu çok iyi biliyorduk. Aynı inanç ve duyguları yeniden kazanmak zorundayız.
Genelkurmay başkanımız, Bakanlar Kurulu'na verdiği brifing sırasında "terörle mücadele konusunda iyi yetişmiş Diyanet görevlilerinden faydalanmayı" önermişti. Bugün 12 bin caminin hocasının bulunmadığını öğreniyoruz. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu Merzifon'da yaptığı konuşmada "Dini bilgiler hepimize lazım.'' diyordu.Doğu ve Güneydoğu'ya öncelik verilmesi şartıyla, bu camilerin hocaları acilen tamamlanmalı.
Öyleyse, gelin halkımızı maddi ve manevi her alanda cahillikten kurtaralım. Bilgi, en büyük güçtür. Problemler bilgiyle çözülür. Halkımızdan "bilgi"yi esirgemeyelim.
Araya emperyalistler girmesin. ABD ve Batı iç işlerimize burnunu sokmasın. Dış müdahalelere fırsat vermeyelim. Tahrikçi ve yabancıları aramızdan çıkaralım.
Biz, birbirimizle kalırsak çözümü bulur, birlik ve bütünlüğümüzü korumasını biliriz. Çünkü:
Bu ülke bizim.
Bu topraklar bizim toprağımız.
Bu insanlar bizim insanımız.
Biz bu güzel ülkeyi sokakta bulmadık. Her karış toprağı şehit kanıyla yoğruldu. Bu ülke bize şehitlerin emaneti.
Provokatörlere göz açtırmazsak, bu ülkenin insanı, bu ülkeye ihanet etmez.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



