Bir furya halinde üzerimize abanan yabancılığın en tehlikeli yönü kültüreldir. Bütün savaşlardan çok daha tehlikeli ve çok daha yıkıcı. Siyah beyaz televizyonu ülkemize geldiği zaman Hollywood dizileri sırayla gösteriliyordu. Bunların içinde en uç olanlardan biri "Dallas" dizisiydi. Aylarca sürmüştü. Aile içi çekişmeler, entrikalar, dolaplar, ahlâksızlıklar sergileniyordu. Eşlerin birbirlerine olan ihanetleri insanı iğrendiren durumlardı. Henüz tam bir ahlâki çözülme içine girmemiş toplum, o dönemde kimi sahneleri görmemek, çocuklarına göstermemek için hemen kanal değiştiriyorlardı. Fakat bu diziler böyle olmasına karşın bir tutku oluşturmuştu.
Artan kanallar şimdi birbiriyle tam bir rekabet halinde "Dallas" dizisine bile rahmet okutacak kadar ileri ve pespaye durumda. Muhafazakâr kesimin kanalları da dahil hemen çoğunda ayarları birbirinden biraz farklı, konuları neredeyse tamamen birbirinin kopyası ya da açılımı olan bu diziler tam bir yıkım aracı. Batıcı ruhun temsilcileri ve yöneticileri ne yazık ki böyle bir itiraz karşısında hemen gericilikle suçluyorlar. Psikolojik baskı ile töhmet altında tutuyorlar. Diziler aileleri mahkûm etmiş, tam bir yabancılık ruhu abandırıyor. Aile kurumunu çökertiyor. Medyaya yansıyan durum bunu tam bir göstergesi. Eşlerin ihaneti, gayrimeşru çocuk yapmaları, zinayı ve her türlü ahlâksızlığı özendiriyor. Gayrimeşruluğa yönelmiş olanlar mazlum, sevimli, güzel ve hoş kimseler olarak sunuluyor. Ahlâki değerleri temsil edenler ise kötü rol sahibi kimselerdir. Bunlar, geçmiş yıllarda çember ve çeper sakallı, koca göbekli, takunyalı, ağzında salyalar akan çirkin tipler olarak çiziliyordu. Ahlakî değerleri temsil edenler değil.
Evlerde, televizyonlara açılınca, kimi sahneleri, utanma duygusuyla kanal değiştirmeleri ya da televizyonu kapatmaları bile söz konusu değil. Ahlâksızlık, gayrimeşru çocuk edinme kanıksanmış durumda. Kimi grup kanalları bunu bir savaş ve çatışma aracı olarak da kullanıyor. Kimi dizilerdeki konuşma tarzı, usulü gençler arasında yaygınlık kazanıyor.
Bu gibi durumları şikâyet ettiğinizde ya da tartışma konusu yaptığınızda "vaay, demek siz bu dizileri izliyorsunuz ha!" Kimileri de: "Benim evimde televizyon yok" diyerek işin içinden çıkıyor. Bu gün televizyon, internet, bilgisayar, teknolojik araçlar toplumun büyük kesimine girmiş durumda. Yukarıdaki itirazda bulunanlar ise ancak oran olarak bindelerle ifade edilebilir.
Reşat Nuri Güntekin'in Yaprak Dökümü adlı romanı lastik gibi çekiştirilerek apayrı bir esere büründürüldü. Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu'su da öyle. Halit Ziya yaşamış olsaydı kahrından ölürdü. Kahrından ölürdü, çünkü gerekçemiz var. Oğlu Vedat'ın hazin ölümünden sonra onda derin izler bırakan bir durum var. O, kendisinin en önemli eserini Kırık Hayatlar olarak nitelendirir. Bu romanda oldukça güzel bir bölüm var. Eşine ihanet eden bir babanın, içine düştüğü vahim bir durum. Bu eseri, bazı yönleriyle otobiyografik. Kızının ölümünü, aile içi yıkımı kendi günahlarına bağlar. Ölüm sonrasında kahramanın eşinin bir odada, namaz kıldıktan sonra, seccade üzerinde, elinde tesbihi, döktüğü göz yaşlarını ve duasını betimler. Bu bölümde günaha karşı bir karşı duruş gösterir. Bu sahneyi de oldukça başarılı ve güzel bir şekilde anlatır.
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında nedense yazarlarının artık kendilerinin bile kabullenmedikleri eserleri öne çıkarılıyor. Halit Ziya'nın Kırık Hayatlar'dan çok Aşkı Memnu'sunun öne çıkarılması da bir rastlantı değildir. Bugün, bu eserin başına gelenler Halit Ziya Uşaklıgil'in kemiklerini sızlatıyor olmalı.
Hollywood'daki emperyal ve gayri ahlâki ruhun temsilcilerinin aramızda olması artık yadırganan bir durum değil. Bu toplumu kendi değerlerinden uzaklaştırmak onlara dünyalık kazandırmaktan başka bir işe yaramasa gerek. Bir yandan trafik canavarının en belirgin etkisinin alkol olduğu söylenir, bir yandan da alkolün reklâmı yapılır ve para kazanılır. Böylesine tuhaf bir ülkede ve dünyada yaşıyoruz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



