Büyük bir tesadüfle peş peşe okunma girdabıma giriverdiler. Tesadüf ki bu kadar olur. Hani önceden tasarlasam bir plan yapsam; değil. Hiç de değil, adeta kendiliğinden ben istemeden oluverdi. Nedense insan bir boşluk içinde olduğunu anlamaya başladı diye düşündüm böylece. Hani bu kadar hay huyun içinden nasıl çıkabilirim düşüncesi. Ya da bu kadar gıllıgışlı işlerin uzağında nasıl yapar da sağlam kalırım. Bulaşmam bu tür sıkıntılı, bu tür kirli işlere. Değerlerin hani neredeyse sıfırlandığı bu zamanda bir halis değer için nasıl yaparım da kendimi temiz tutarım.
Tabii zor şeyler bunlar. Bu kadar kalabalık bir dünyanın bu kadar aç gözlü insanın arasında olmak başlı başlına bir meseledir zaten. Hani etrafı çevreleyen çemberin içinden çıkmanın oradan kaçmanın çıkarı yok denecek gibi olunca insanın canını sıkan, bedenini cendereye alan hafakanlar basma dönemi başlıyor demektir. Bu zoru aşmanın yolu nedir öyleyse onu bulmak lazım. Onun için de öncelikle şöyle derin bir nefes alıp kolları sıvamak icap eder her halde.
Kendini kurtarabilecek mi insan bu çirkefin içinden acaba? Acaba diyorum çünkü bir yerinden yakalıyor insanı, belki zorlamıyor ama bütün cazibesiyle karşısına dikiliyor. Hadi buyur. İnsan bu, zayıf bir ruha sahip... İnsan bu, cazibeye kapılma şampiyonudur adeta. Lâkin birçok şeye karşın Mustafa Kutlu’nun Huzursuz Bacak’taki Ömer Faruk’u bir kaç iş görüşmesinden, birkaç arkadaşıyla hasbıhal etmesinden ve şehri yeni baştan tarassut ve müşahede etmesinden sonra o kirli işlere bulaşmaktan, bulaştırılmaktan kendini muhafaza ediyor ama ya netice nasıl olacak? İş nereye varacak? Bu elzem meseleyi memleket meselesi içinde de bir vuzuha kavuşturmak icap eder herhalde! Kanaatimizi her zaman celbeden esas mesele ise “isyan ahlâkı”yla donanmış işin ehli insanların işlerin başında bulunmasıdır elbette. Ama Ömer Faruk bir türlü bozulmuş, çürümeye uğramış, menfaatçi ve paragöz insanların işbaşında olduğu; velev ki bunlar eski arkadaşları olsun, o pisliğe bulaşmamak için şehirden kaçıp babasından kalma çiftliğe sığınıyor… Burada bir “var olmak” halini yaşıyor elbette. Çünkü “var olmak, düşünmek ve hareket etmek demektir”. Ömer Faruk da böylece kırda, bayırda, şurada burada, sükûnet bulunca; “Kafam arı gibi çalışıyor” diye itiraf edecektir sonunda.
Tesadüf dediğim mesele işte bu. İhsan Oktay Anar, Suskunlar’da bir dahi mertebesinde olan hatta hatta neredeyse bir veli mertebesinde olan ince, zayıf, hiçbir olay karşısında kırılgan olmayan bir o kadar da muttaki olan temiz kalpli Eflatun’u İstanbul’un kirli, teneffüsü zor, hırlısı hırsızı ile cinayeti bol taraflarından zor bela karşıya geçirip ta Galata’ya kadar yoruyor ve sonunda Galata Mevlevîhânesi’ne mukim kılıyor… Neticede: Bu efendi, sessizliği sessizce dinleyerek, Galata Mevlevîhânesi’ndeki mutfak-ı şerîfindeki dibekte kahve dövme işini bırakmadı ve hiçbir zaman da bir Mevlevi dedesi olmadı. Bu onun, olduğu kişi olmaya devam edeceği anlamına geliyordu.”
Hani bu kadar olur diyesi geliyor insanın. Bir kaçıştır gidiyor. Avrupalarda tahsil görmüş, doktorasını vermiş Ömer Faruk kendini korumak için, dünyanın bu hergele işlerine alet olmamak için çiftliğinde artık, “Fatmaanne(sinin) vaktiyle bir yerlere üç-beş kök dikivermiş” olan çilekten Çiftliğin kâhyası Âdem Efendinin eşinin bir tabak çilek getirmesiyle tam aradığını bulmuş olacak ki bundan sonra çilek yetiştirmek için kollarını sıvayacaktır… Ha, kollarını sıvamışken tabii olarak abdest alıp namaz kılacaktır… Bu adeta kendine sığınmak oluyor. Kendinden kendine kaçmak yani... Bir arayış için kaçış yolu mutlaka vardır. Bir yol ayrımı. Bir çetin geçit elbet bulunacaktır insan hayatında. Bir de tabii “İnsan hayatında en sürekli hâdise ıstıraptır. Bir mânada insanın bütün hareketleri, ıstıraptan korunmak için yapılan hamlelerdir.”
Bu iki ardı ardına tesadüfî okumadan sonra kalabalıklardan, şehrin gürültüsünden, kirinden - pasından kaçıp uzun süre sessiz sakin köylerinde yaşayan dostlarımı, yaşı geçkin büyüklerimi hatırladım. Ya ben ne yapacaktım peki? Ya bu son teravihin içime işleyen huzuru olmasaydı, ya arife gecesi kılınan tespih namazının, tesbihatın müjdeli rükünleri olmasaydı, ya bayram namazının, bayramın, insanların bayramlaşırken gözlerinin içlerinin ışıldaması olmasaydı, ya bayram günlerinde kapıyı çalan küçük çocukların bayramınız kutlu olsun diyen temiz dilleri, ak pak yüzleri olmasaydı, ya harçlıklarını ve şekerlerini alırken sevinçleri olmasaydı, ya çocuklarımın, eşimin, torunumun o güzel huyları olmasaydı, ya dostlarımın, arkadaşlarımın samimiyetleri olmasaydı ben nereye kaçacaktım?
Meraklısına not:
Nurettin Topçu: Var Olmak, Düşünce, Dergâh Yayınları
Mustafa Kutlu: Huzursuz Bacak, Hikâye, Dergâh Yayınları
İhsan Oktay Anar: Suskunlar, Roman, İletişim Yayınları


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



