İslam dininde ruhbanlık sınıfı bulunmamaktadır. Bu nedenle Müslümanlar yeryüzünü mescit kabul etmekte ve her bir fert aynı zamanda "dininin görevlisi" olmaktadır. İki kişi dahi olsa bir araya geldiklerinde hangisi daha efdal ise o imam olmakta diğeri ise müezzinlik yapmaktadır.
İslam bir hayat nizamıdır.
Tuvalete nasıl girileceğinden tutun da devletin nasıl yönetileceğine kadar tüm noktalar aydınlatılmıştır. Onun için din ile siyaseti ayırt etmeyi düşünenler en hafif tabiriyle İslam'ı bilmemektedirler.
Bir diğer ifadesiyle, "merd-i kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler!"
Cenab-ı Hak meleklerine Hz. Adem'i (a.s.) yaratacağını söylerken "yeryüzünde bir halife yaratacağım" buyurarak, insana "halifelik" görevini yüklemiştir.
İnsan gerek maddi sahada gerekse manevi alanda "yeryüzünü imar etmek"le mükelleftir.
Maddi sahada Müslümanlar, inancımızı yansıtan bir yaşantıyı hakim kılacak evler, binalar yapmalı, kurumlar oluşturmalıdır.
Manevi alanda imar etmenin diğer adı (emri bil maruf nehyi anil münker) iyiliği hakim kılıp kötülükleri engellemesidir.
İçimizden bir topluluğun bu farizayı yerine getirmesi buyruğu Müslümanlara bu dünya ile ilgili verilmiş bir vazifedir.
"Kıl beşi, salla başı" şeklinde halk arasında kısaltılan İslam anlayışı eksiktir.
Dolayısıyla İslam, salt ahireti değil dünyayı da denetlemektedir.
Türkiye'de dinin denetim işlevi
Osmanlı mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları, Batılılaşma fikri etkisinde oldukları için yeni kuracakları ülkeyi laiklik eksenli ulus-devlet modelinde kurmuşlardır. B. Toprak'ın (1978) ifadesiyle dönemin kurucu iradesi şu üç amacı hedeflemiştir:
1- Ulusal devlete ve ulusal devletin amaçlarına hizmet edecek, ona meşruiyet sağlayacak bir ideolojinin ihdası,
2- Etnik (özellikle Kürt kökenli vatandaşlarımız), dini ve benzeri grupların üzerinde devlet otoritesinin hissettirilmesi,
3- Kitlelerin mobilizasyonu için ulusal bilincin oluşturulması.
Ancak Şerif Mardin'in de belirttiği gibi, bu adımın karşısında en güçlü ve yaygın karşıt ideoloji (düşman) İslam olmuştur.
Çünkü İslam dini hem tek bir ırkın üstünlüğüne dayanan yönetim şekline karşıdır hem de dinden soyutlanmış bir devlet yönetimini kabul etmemektedir.
Burada hemen belirtelim ki, İslam'ın öngördüğü sistemde diğer dinleri de kabul söz konusu olduğundan, İslam devleti teokrasiyi barındırmamaktadır. Bu nedenle tek bir dinin hegemonyası olmayacak mı türünden düşünceler iyi niyetten uzak görülmektedir.
Milli Görüş'ün sürece etkisi
Elbette Cumhuriyet Türkiye'sinde kurucu irade ile halk arasında baş gösteren bu mücadele çok canımızı yakmıştır. Nice alimler, mollalar, devlet adamları, sanatçılar bu uğurda canından olmuştur.
Bu süreçte Bediüzzaman Said Nursi ömrünü hapislerde geçirmiştir. Süleyman Hilmi Tunahan merhum, kompartımanlarda hafız yetiştirmiştir. M. Zahit Kotku Hz.'leri Müslümanları maddi sahada örgütlenmeye, sanayileşmeye, ticarete davet etmiş, "görünmeyen üniversite" olmuştur.
Ancak Müslümanların bugüne dair söz hakkı alması, Konya'dan başlayan şanlı yürüyüşle hayat bulmuştur. Milli Görüş'ün merhum lideri Erbakan, "Allah" lafzının bile söylenilmeye çekinildiği bir dönemde Müslümanlara yeni ufuklar çizmiş ve bugünlere getirmiştir.
1978 yılında B. Toprak tarafından yazılan bir makalede bu gerçek bakın nasıl ifade ediliyor:
"MSP ile beraber dinin denetim işlevi çok daha etkinlik kazanmıştır. Dinsel güçlerin bir politik parti etrafında örgütlenmeleri ve iktidara katılmaları meşrulaşmıştır. MSP'nin başarısı, laik bir devlet çerçevesinde dinsel güçlerin politik yapıya ağırlık koymalarını meşru olarak kabul ettirmiş olmasıdır. Bu da, Türkiye'de dinin denetim işlevi açısından küçümsenmeyecek bir başarıdır." (Bkz. B.Toprak, Türkiye'de Politik Değişim ve Modernleşme, Kalaycıoğlu ve Sarıbay, 2009)
Feraset bu olsa gerek!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



