Büyük bir savaştan diğer bir tabirle 'yıkım'dan çıkan ülke yaralarını sarmak zorundaydı. Geniş hinterlanda veda edeli çok olmuş, yeniden kendine bir 'kodlama' icad etmişti. Yeni devlet ekonomik olarak da sosyal olarak da zor şartlara henüz hazır değildi. Dünyanın siyasi atmosferi 'tek tip' anlayışına uygun bir şekilde 'ulus'ları birbirinden uzağa düşürüyordu. Sömürgeci güçler, işgalle yapamadıklarını artık başka yollarla yapmak zorundaydılar.
Türkiye Cumhuriyeti beklenen 'demokratik teamüller' yerine hızlı bir toparlanmayı tercih etti. Kendisine koyacağı hedef hem devleti var edecek, hem de dış baskılar karşısında elini güçlü tutacaktı. 'Muasırlaşma' yeni devlet için açıklanan 'Kırmızı Elma' idi.
Ancak bir sorun vardı. Millî Mücadele'ye girilirken toplumun farklı katmanlarına verilen sözler, yürütülen 'birlikte' mücadele yeni duruma uyum sağlayamıyordu. Yeni kodlama çoğunluğu dışarıda tutacak şekilde belirginleştirilecekti. Abbas Sayar'ın kitabında yer verdiği Hasan Âli Yücel'le Mustafa Kemal'in konuşması yeni dönemin ipuçlarını veriyordu. Kendisi bir Mevlevi olan Yücel, Atatürk'e tekke ve zaviyelerin kapatılmasından dert yanıyordu. Ne zararı vardı buraların? Mustafa Kemal'in cevabı ise 'Sabret Hasan Âli, bir müddet daha böyle gidecek, sonra her şey normale dönecek, bu millet ne yapacağını bilir' minvalinde olur.
Sonrasını biliyorsunuz. Dindarlar merkezin dışına sürüldü, içerde başlatılan av, dünyayla uzun süre irtibatı olmayan 'üç tarafı düşmanlarla çevrili' bir ülke olmaya yazgılı olmaktır.
İnançlarına sahip çıkanların köyünde, kasabasında iki kimlikli bir hayat başlar. Devlet baskısına karşı 'geçici kimlik'ler icad olunur. Kur'an kursu basmaya gelen Jandarma'ya karşı gözcüler dikilir her köşeye. Dinini öğrenmek isteyenin önünde, ekonomik zorluklarla birlikte koca bir dipçik engeli vardır.
Bu engele bir de propaganda eklenir. Halk müziğinden tutun da toplumu var eden pek çok etkene 'sürgün' görevi verilir. Sanat musikisinin korunabilmesinin yolunun meyhanelerden geçmesinin sebebi neydi ki?
Bir de 'Batılılaşma' sadece sözde bırakılmayacak, dayatılacaktı. Önce toplumun kulağını dayadığı radyo çekip gidecektir manevi alemden. Ardından her bir köşeye akın edecektir tiyatro oyunları. Oyun ki içinde toplumun değerlerine dil uzatabilecek ne kadar 'giydirme' varsa boca edilecektir 'zoraki' izleyicilerin üstüne. Ardından gelişen sinemada da dindarları temsil eden tiplere 'itici' bir rol biçilir, imamlar üç kağıtçı, düzenbaz, parasına tapan, topluma düşman insanlar olarak gösterilir. Dışlanan dindarların güçlenebileceği alanlar kuşatma altındadır ve köprüden önceki son çıkış umudu neredeyse yok gibidir. İlahiyat Fakültesi'ne başörtüsüyle başvuran öğrenciye bile 'savaş koşullarıyla' karşılık verilir. İnançlı insanların uzun süre bu ülkede 'yok gibi' farzedilmesi, varlıkları fark edildiğinde ise 'engelleme' çabaları neredeyse normal görülür. Öyle bir hal alır ki bu durum, 'rejime endeksli eğitim'li olduğu her halinden belli olan nice insan 'bunlar nereden sıktı, önceden yoktular' demekte bir beis görmez. Oysa Millî mücadele fotoğraflarına bakabilecek yürekleri olsa, dışladıkları insanların üst kuşaklarını cepheye mermi taşırken, yaralıları tedavi ederken, yeri geldi bağımsızlık ateşini yakarken görmemeleri mümkün değildir.
Dindarların siyaset alanında kazandıkları ivme, birilerini fena halde korkutur. Siyaset alanında 'ehveni şer'e teslim edilen dindarlar uzun süre kapılarını 'tehlike'ye kapatırlar, kendi dünyalarına çekilirler. Oysa bu 'korunma' güdüsü işe yarayacak bir şey değildir.
Üniversite kapılarında kurulan 'ikna odaları' bile durduramamıştır yeni nesilleri. Yasakçılığı 'devletçilik' oyunu sananların yanıldıkları şeyler arasında bu baskıyla sonuç alma yoktur sadece. 'Muasır medeniyet' seviyesine insanları sopayla çekmeye çalışanlar artık toplumun gündeminde 'geçici' bir arıza haline gelirler. Eğitimli insanların artması, eğitimi bile kendilerine has zannedenleri gittikçe bir köşeye sıkıştırır. Toplumun değerlerine açıkça sövenlerin yadırgandığı bir döneme girilmiştir artık. Toplumu 'baskıyla dizaynın partisi' olarak konuşlandırılan CHP'nin bile artık milletini okuma çabalarına şahit olabileceğimiz farklı bir dönemdir bu. Yalpalamalar sadece 'verilen görev duygusu'nun bittiğini fark edememeleriyle ilgili. Hasan Âli Yücel'e söyleyenler olmaya başlamıştır. Kimselerin kuruluş aşamasındaki 'dar alanda yaşananlar'la bağ kurmasının bir karşılığı yok artık. İnönü ceberutluğuna kimse yüz vermiyor.
Dindarlar her alanda kendilerini var etmeyi bildiler. Bugün Cumhurbaşkanı'ndan Başbakan'a, parti liderliğinden sivil toplum kuruluşlarına, bürokrasideki önemli görevlere inançlı insanlar vaziyet etmektedir. Toplumun bu gelişmeye karşı bir 'kızgınlığı' da yok. Darbelerin gölgesinde kök salan 'baskı'nın gizlendiği yerde kıstırılmışlık duygusu yaşadığını, Silivri'de görülen ve daha da genişlemesi beklenen dava ortaya koymaya başladı bile. Dindar insanlar görünür alanda 'normalleşme'nin değirmenine su taşıdıkça içindeki baskıcılığı ortaya koyamadığı için öfkelenen kesimler de kendi tepkilerini bir yerlere kanalize etmek durumunda. İşte siyaset arenası zorbalığı vatandaşlık ödevi olarak görenleri bekliyor. Buyursunlar ikna etsinler yasakçılıklarına halkı.
Siyasette ve çeşitli devlet görevlerinde güven kazanan dindarların hâlâ varlık gösteremediği alanlar yok mudur?
Burada açık konuşmam gerekiyor. AK Parti iktidara geleli şunca zaman olmasına karşın kültürde, sanatta iktidar olmayı hiç deneyebildi mi? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı dönemi de dahil, Recep Tayyip Erdoğan bu alanda 'kuşatıcı' bir tavrı taşıyabildi mi?
Nereye geleceğim? Tahmin ettiğiniz olayı bir de bu açıdan irdeleyeyim isterseniz. Erdoğan'ın başkanlığı döneminde Şehir Tiyatroları'nda ciddi bir gelişme yaşanmadı. Müdüriyet kısmında 'iyi insanlar' gördü tiyatrocular, sahnelerde ise beklenen hiçbir gelişme yaşanmadı. Kendisi de sahneye çıkmış bir isim Başbakan. Sahne tozu yuttuğu için kızı Sümeyye'nin tiyatro izlerken yaşadıklarının ona ağır geleceğini tahmin ediyorum. Şehir ve Devlet Tiyatroları'nda en azından inançlara saygısız oyunlar görmediğinizi düşünüyorsunuz değil mi? Acaba?
İlk örneği ben yaşadım. Uzun yıllar benim de beslendiğim gelenekten gelen bir başkanın yaptıklarını duyunca fena halde öfkelenmiştim. Bir tiyatrocu uçurtma şenliğinde çocuklara peygamber efendimizin annesinin ismini sormuş, bunu da iri gazetelerden biri haber yapmıştı. Sorun haberde değildi ama. Başkan, kendi etkinliğinde sahneye çıkan gence kızıyor ve 'orası Kur'an kursu mu ki' diyerek sahneden indirildiğini açıklıyordu. Sert bir yazı yazdım. Ertesi gün Başkan telefonla aradı, gazeteye konuştuklarını kabul ediyor, üstüne üstlük 'biz nasıl davranacağımızı biliriz' demeye getiriyordu. 'Germeyelim Sendromu' yani. Sonra bir gün Başkanın bölgesinde bir sahne açılışına gittim. Açılış oyunu da keyifli bir güldürüydü. Başkan da yardımcılarıyla oradaydı ve oyunu izleyecekti. Sahne açıldı ve biz Eski İstanbul'da üfürükçü hocalar dönemine gittik. Hadi bakalım bir 'dejavu' durumu yaşanıyor gibiydi. Sahnedeki oyunculardan biri ön sıradaki protokolün 'inançlı' insanlardan oluştuğu bilgisine sahipti sanırım. Bir de kendisindeki gibi takma sakallı değildi ön sıradakiler (!) Az sonra alaylar, ironiler sahneden taşmaya başladı. Sahte hoca elini havaya kaldırıyor, "Yar(r)abbi" derken eliyle asla tahmin etmek istemeyeceğiniz şeyler yapıyordu. 'Yar...' dedikten sonraki cümle argo içeren cinsel göndermeleri de beraberinde taşıyordu. Başkan ve beraberindekiler tahmin ediyorum tatsızlık yaşanmasın diye sineye çektiler bu durumu. Böyle bir olay yaşanmadı diyenler için, 'kayıtlarım var' dersem gazeteciliğimi mi vurgulamış olurum!
Ve şimdi yaşanan bu olay. Duyduğum andan itibaren 'neden şaşıramıyorum' diye kendime kızıyorum.
Belli ki 'sanatsal damarları' halkından daha kırmızı akan 'oyuncu' taifesi yeri geldiğinde 'dogaçlama' hareketleri 'özgürlüğe' teşmil edip, istediği ata laf ve hareket koşturabiliyor.
Devlet Tiyatroları sahnesinde "Genç Osman" adlı oyunda müstehcen hareketlerle "halkın çoğu aç, azı toksa" repliğine iki başörtülüyü eliyle göstererek hakaret ekleyip bir oyuncu densizleşebiliyorsa orada sadece 'oyuncu'yu bağlayan bir sorun yok demektir. O başörtülülerden birinin Başbakan Erdoğan'ın kızı olduğunun anlaşılması yöneticileri telaşlandırmış belli ki. Bu seviyesizliği oyuncu hesabına yazıp kaytarmak yok sayın yöneticiler. Devlet Tiyatroları oyuncularından birinin belirttiğine göre bu arkadaş her oyunda böyle çıkıntılıklar yapıp aklınca eğleniyor. Bugüne kadar uyarı almış mıdır, gereği yapılmış mıdır açıklama bekliyoruz. Bir de oyunun oynandığı sahnede mutlaka kayıt vardır, umarım 'bozulmamıştır' kayıt kameraları!
Demek ki başınızda örtü olunca Başbakanın kızı bile olsanız bu sayısızlık size yapılabiliyor. Şimdi geldik meselenin bam teline.
Dindarlar sanat alanında iktidar olamadılar derken, baskı sırası bizde olsun demiyorum. Aksine özgürlüklerin önünde engel kalmasın diyorum. Bu, saygısızlığı 'özgürlük' kılıfına sığdırmaya çalışmak demek değil elbette. Muhalif olmak, düşman olmak anlamına gelmiyor. Bu oyuncu arkadaşın muhalifliğe yüklediği anlam tam da bugüne kadar dışlanan dindarlara gösterilen o 'hayır' işaretiyle çok ilintili.
Alışacaksınız arkadaşlar. Bu toplumun değerlerine saygı göstermeye alışacaksınız. Bu dünyada 'iltimas hakkı' sahibi olarak yaşama devirleri bitti. Sahneden, televizyondan, gazeteden, kitle iletişim araçlarından ya da hangi yolla olursa olsun dışlayıcı tavırlara bulaşmanın bir karşılığı olması gerekiyor. Dünya çapında oyunlar sahnelemeyi düşünmek, oyunları daha çok insana ulaştırma çabasını artırmak yerine ilk bulduğun başörtülü seyirciye nanik yaparsan alacağın sadece 'soruşturma' değil, bu saygısızlığın gerektirdiği yükümlülüğü de taşımak olur.
Başta anlattığım olaydaki sineye çeken belediye başkanı iktidar partisine mensup. Sümeyye Erdoğan'ı cesur tavrından, dolayı ve olayın üstünü kapatmayıp üzerine gittiği için tebrik ediyorum. Artık 'cahil'ler kadar cesur olmak inancını savunurken 'korkak' olmayanların da hakkı.
Cümlenin sonu şu: Sanatı kendi dar bakış açılarıyla 'sınırlayan' insanlar kaybetmeye mahkum. Batılılaşma üzerinden 'hesap görme' amacı taşıyanlar artık dünyayla iç içe dindarlar karşısında daha çok sıkıntı çekecek.
Zira 'sanat'ı yücelterek inançlı insanları tahkir etme 'sakız'ı Sipahibaşı rolünde kendini cümbüş yerine koyan Tolga Tuncer'in beynine yapışmış!
Spatulayla sanattan kendini kazır, 'insan' olur artık...
Bünyamin Yılmaz


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



