Geçen hafta din-medeniyet ilişkisi üzerinde durmuştuk. Bu hafta aynı bağlamda din-hayat ilişkisi üzerinde durmaya çalışalım. Dinin hayat, hayatın da din olduğu bir gerçektir. Elbette hayatın da kendine özgü yeraltı, yerüstü ve sosyal kuralları vardır. Bunların işleyiş biçimi tabii seyri içinde olduğu sürece herhangi bir sorun söz konusu değildir.
Bu sebeple hayatın çeşitli alanlarına ilişkin, İslâm ile uyumlu projelerden söz etmek mümkündür. İslâm’ın / hayatın temel esaslarını göz önünde bulunduran birçok proje olabilir. Burada önemli olan “niyet”tir. İyi niyetle yapılan her türlü eylem ya da bilgi üretimi, İslâm’dan beslenen ve onunla uyum içinde olan projelerin üretilmesi anlamına gelir.
Tabiatta ve doğal olarak sosyal hayatta her şey hareket halindedir. Hareket eden her şey de yeni oluşum ve olgu demektir. Dolayısıyla “Din gelince değişen toplumun önüne değişmez yasaları koyar ve toplumu değişmez kılar” iddiası bir ezberden hatta iftiradan başka bir değildir.
Geriye doğru bakıldığında her şeyin nasıl değiştiğini görmemek için kör olmak dahi yetmez. Her an her şey değişirken ona bağlı olan yasaların değişmemesi diye bir şey söz konusu edilemez. Elbette bir (1) iki (2), iki de (2) de bir (1) olmaz. Fakat Asr-ı saâdet’te toplum yapısı değişmedi mi? Emevî, Abbâsî, Selçuklu ve Osmanlı’da din değişime engel mi oldu? Aksini söylemenin mantıklı ve tutar hiçbir tarafı yoktur.
Birileri istese de istemese de hayat devam ettiği sürece “teist insan” hayatın içinde olacak ve hayatı emanet bilip onun işleyişi konusunda üzerine düşen görevleri yapacak ve yapmaya devam edecektir. Tabii işleyiş kanunları yani din insanın hayatına karışırsa ne olur?
Düşünelim: Din hayatın işleyişi konusunda “Doğru olunuz” diyor, peki dinin karışmadığı bir hayatta yalan söyleme mecburiyeti mi vardır? Din “Dürüst olunuz” diyor, “İnsanları sömürmeyiniz”, “Adaletli olunuz”, “Allah’a ve insanlara karşı sorumlu olduğunuzu biliniz, kendinize karşı sorumluluklarınızı biliniz” diyor. Bunlar hayatın temel dinamikleri değil midir, dinin karışmadığı hayat bunların aksini mi söylüyor?
Din-devlet ilişkisi
Din-devlet ilişkileri teokrasi, gallikanizm (Gallic: Galya ile ilgili, Gallican: Galya veya Fransa’ya ait; Fransız Katolik kilisesine ait) ve liberalizm (laiklik) adı verilen üç değişik sistemi ortaya çıkartmıştır. “Devletin din kurallarına göre yönetildiği” teokraside devletin resmî dinini benimseyenlerin din ve vicdan hürriyeti açısından problemleri yoktur. Burada problem, bu resmî dinin dışında bir din veya inancı benimseyenler için söz konusudur. Bunun boyutları da devlet dininin yapısındaki hoşgörü ölçüsüne göre değişmektedir.
“Devletin dine hâkim olduğu” gallikanizm sisteminde din ve vicdan özgürlüğünün sınırını devletin felsefesi ve temel kuralları tayin eder. Buna göre devlet kuralları ile ters düşen dinî kurallar uygulanmayacağından, bu sistemin gerçek anlamda din ve vicdan hürriyetini tanıdığı söylenemez.
“Devlet ile dinin birbirinden tamamen ayrı olduğu” liberal (laik) sistemlerde fertler ve dinî cemaatler, dinî inançlarının gereğini yerine getirme konusunda serbest olmakla birlikte, sistemin yapısında aslolan devletin temel felsefesi ve kanunlarıdır. Bu sebeple söz konusu sistemde de din ve vicdan hürriyeti sınırlı olarak mevcuttur. Bu tür sistemlerde dinin devlete hâkim olma ve onu yönetme ihtimali söz konusu ise de, bu tür bir hürriyete müsaade edilmez. Zira liberal sistemlerde özgürlükler, devletin devamına zarar vermeme şartına bağlanmıştır.
Amerika’da kongrenin ve eyalet meclislerinin, herhangi bir dinin ihdası yahut din hürriyetinin serbestçe kullanılmasının yasaklanması ile ilgili kanun yapma yetkisi yoktur. Buna karşılık inanma, belli bir dine mensup olma, onu açıklama hürriyeti mutlak olarak garanti edilmiştir.
Buna benzer fakat daha az etkili bir düzenleme Almanya’da, 1972’den beri İrlanda’da ve 1789 ihtilâlinden bu yana Fransa’da görülmektedir. Bu ülkelerde devletin resmî kilisesi yoktur. Dinlere idarî özerklik tanımıştır. Meselâ Almanya’da kiliselerin, mensuplarından bir miktar gelir vergisi almaları dahi kabul edilmiştir.
İngiltere’de Anglikan kilisesi devletin resmî kilisesidir. Diğer dinlere de müsamaha vardır. Kral veya kraliçe kilisenin başıdır. Din dersi mecburidir. Kanunlar Hıristiyanlığı korur. İtalya’da da 1919 yılından beri Katolik kilisesi devletin resmî kilisesidir. Fransa’da din eğitimi özel din okullarında verilmektedir.
Dinin elden gitmesi
Geçmiş dönemlere baktığımızda “dinin elden gitmesi / dinin hayata hâkim olması” söylemi, netameli dönemlerde ya da halkın ilgisini kendi yanlarına çekmek için ortamı bulandırmak isteyenlerin dillendirdiği bir ifadedir.
Türk tarihinde bu söylem olumsuzluklarla birlikte anıldığı için, içeriği doğru da olsa kuşku uyandıran ve söyleyenlerinin niyetlerini yansıtan bir ifade olmaktan öteye geçmemektedir. Osmanlı’yı yıkmayı akıllarına koyanlar da aynı söylemle yola çıkmışlardı. İslâm’ı ve müslümanları karalamak için düzenlenen / kullanılan Derviş Vahdetî de aynı şeyi söylüyordu.
Bu gibi söylemler yerine, Ali Suâvi’nin 1868 yılında Muhbir gazetesinin 19. sayısında başlayan “Emrâz-ı Dâhiliyye” başlığı altında, ulemânın nüfuzunun kırılarak devlet kurumlarında kontrol mekanizmasının yok edilmesi; devletin misyonerlere her türlü kolaylığı tanımakla beraber, müslümanlara ve müslümanların dinine sahip çıkmaması, taklitçilik, içki alışkanlığı gibi konuların dillendirilmesinde anlaşılır bir yön vardır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



