“Kişinin kendini bilmesi kadar büyük erdem olmaz” denir. Kendini bilmek, “toplumun kültürünü, inancını, dilini, temel değerlerini bilmek; birlikte yaşadığı insanlarla uyum içinde ve onlara gerçekten saygı duyarak yaşamak” demektir.
Bunun en belirgin göstergesi de insanın kullandığı dili iyi bilmesi ve kelimelere kültürün temel felsefesiyle örtüşen anlamlar yüklemesidir. Küçülen dünyada egemen kültürler her alanda diğer toplumları etkisi altına almaktadır. Birbirinden çok farklı kültürlere mensup insanlar egemen kültürün kavramlarını gayri şuurî olarak kullanmaktadır. Bu, kendini bilmenin ruhuna aykırı bir durumdur.
İnsan sevdiğine, sevdiğinin diliyle hitap eder. Başkalarının “ağzını” kullanmaz.
Bu bağlamda “din adamı” kavramı üzerinde durmak istiyorum. Din adamı ifadesi hıristiyanî bir kavramdır. Çünkü Hıristiyanlık’ta Tanrı adına hareket eden bir “din adamı” vardır.
Hz. İsa sonrası Hıristiyanlık’ta mevcut olmayan İncil; değişik kişiler tarafından yazılmış ve dolayısıyla birbirinden farklı İncil metinleri ortaya çıkmıştır. Bu da İncil’in Tanrı kelâmı olmasını engellemiştir.
Ortada kitap, yani kılavuz olmayınca farklı kişiler tarafından yazılan kitaplar kılavuz haline gelmiştir. Bu durumda da, İncil yazarları kutsallaşmış ve onların yolundan gidenler de aynı şekilde muamele görmüştür. Öncelikle Hz. İsa’nın havarisi olan bu insanlar, Tanrı adına hareket ederek, hem Hıristiyanlığı dizayn etmeye hem de insanlara yol göstermeye çalışmışlardır. Kendilerine kutsiyet atfedilmesi de onların gururunu okşamış, bu olgu “din adamlığı” kurumunun ortaya çıkarmasına sebep olmuştur.
Hıristiyanlık’ta eğer bu kişileri yok sayarsanız, ortada Hıristiyanlık diye bir şey kalmaz. Çünkü Hıristiyanlığı biçimlendiren, din adına kurallar koyan; insanları Hıristiyanlığı kabul eden veya Hıristiyanlık’tan çıkaran “din adamları”, zamanla çok güçlü bir konuma gelmişlerdir.
Özellikle Ortaçağ’da bu etkinin ne kadar güçlü olduğunu tarih kitapları kaydetmektedir. Bugün de aynı gücün olmadığını söylemek safdillik olur. Ortaçağ’daki yöntemle XXI. yüzyıldaki yöntem elbette birbirinden farklı olacaktır. Yakın bir geçmişte ölen papa (II. Johannes Paul) ve dolayısıyla Vatikan konusunda çok şey yazıldı. Vatikan’ın ne kadar güçlü bir ekonomiye sahip olduğu özellikle belirtildi.
Zihinlerimizi şöyle geriye doğru bir çevirirsek, 25 Aralık 1999 tarihinde Vatikan’da görkemli bir törenle noeli kutlayan Papa II. Johannes Paul yaptığı konuşmada: “Birinci binyılda Avrupa hıristiyanlaştırıldı, ikinci binyılda Amerika ve Afrika hıristiyanlaştırıldı, üçüncü binyıldaki hedefimiz ise Asya’nın hırıstiyanlaştırılmasıdır” diyordu (Dr. İsa Kayaalp, Dinde İletişim Dili, İstanbul 2004, s. 230).
Yüzyılımızda papaya gösterilen ilginin ve itibarın, hiçbir devlet başkanına gösterilmediğini hatırlamak bile papanın ve papalığın gücünü göstermesi açısından oldukça manidardır.
Papa bir “din adamı”dır. Bütün Katolikler onun gözünü içine bakarlar. Papa ne derse, din odur. Bu anlamda Hıristiyanlık’ta din adamları vardır. Yeni doğmuş bir çocuğu “günahkâr” sayıp, onu Hıristiyanlığa kabul eden “din adamları”dır. Hıristiyanlık’ta bu kişiye teokrat denir. Teokrat “Tanrı adına hareket eden kimse” demektir. Teokratın olduğu yerde ise teokrasi vardır.
Peki Müslümanlık’ta “din adamı” (teokrat) var mıdır?
“Evet” diyebilmek için ya “çağdaş olmak”, ya da Müslümanlık adına hiçbir şey bilmemek gerekir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



