Ramazan denildiği zaman neden acaba bir teşehhüt miktarı bile düşünülmeden hemencecik akıllara 'eğlenme' gelmektedir? Eğlence ve dinlenceye karşı olduğum sanılmasın. Dünyanın eğreti duruşu bile oyun ve eğlenceyi işaret ederken kalkıp da sınırsız ciddiyet adına insanları surat asmaya davet ediyor falan değilim. Kafamı taktığım şey, kendini tutma ayı olan Ramazan'da neredeyse gelenek halini almış belli vakitten sonra serazat dizginden boşalma ayini kutsallığın hangi tarafına hamledilmektedir, işte ben tam da bunun cevabını arıyorum
Önce eğlence ile ibadet arasındaki ilişkiye bir göz gezdirelim. Sadece oruç, kurban ve hac sonrası bayram yaşıyor Müslümanlar. Kurban ve Ramazan'dan sonra gelen bayramlar her ne kadar uhrevi bir yükseltiden dünyevi bir zemine doğru inişe geçmek gibi bir çağrışıma sahip olsa da burada bir yanılsama olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü modern yaşam tarzı eğlenceyi kendi uhdesine almıştır. Bugün eğlence denildiği zaman modern reflekslerle sınırlı teke indirgenmiş bir tanımdan bahsediyoruz. Dolayısıyla Müslüman bireyin bayram yapması refleksleri önceden ayarlanmış, çerçevesi çizilmiş bir modern durumun içerisine girmesi olarak benimsenip kabul görmektedir.
Dünden bu güne Ramazan denildiği zaman oruç ve orucun etki alanına giren şeyler değil de iftarla başlayıp sahura kadar süren gönül eğlendirme süreci akla geliyorsa burada birazcık durmak lazımdır.
Orta Oyunundan Karagöz'e, kantolardan sihirbazlık gösterilerine, kuklalara, meddahlara, güllaçlardan sütlaçlara kadar bir ay boyunca sürüp giden bu çok yönlü mükeyyifat âlemi son kertede nostaljinin dibini bulma diyebileceğimiz bir finalle neticeleniyor. Peki ya Ramazan'dan hâsıl olan ruh dinginliğinden ne haber? Onu ben ne Sultanahmet Camii'nin her şeyin ihalelere ve paraya tahvil olmuş yırtma yapıştırma eski zaman eğlencelerinde bulabildim, ne de Eyüp Sultan'ın mevsimlik türbe ziyaretçilerinin fısıltı tonuna yaklaşmayan dualarında.
Eğlenmenin Müslüman dünyasındaki karşılığı gelip geçici olana bir tebessüm mesafesince yakın durmaktır. Şayet eğlence insanı sürekli hoşnut eden bir durumsa, eğlence sonrası duruma adapte olmak ister istemez zorlaşacaktır. O halde eğlenmenin modern öncesi ya da modernlik karşıtı kendine ait sınırlarına geri çekilmesi şarttır.
Acaba namaz ve zekât sonrası neden böylesi bir bayram ya da şölen yapılmamaktadır? Bunun cevabını ibadetlerin kolektif ya da bireysel oluşuyla açıklayacaklar olacaktır. Ama asıl itibariyle kolektif bir ibadet gibi kabul edilen oruç ibadetinin gerçekte en bireysel ibadet olduğunu çoğumuz göz ardı ederiz. Mekân boyutu olmayan sadece zaman boyutu olan bir ibadettir oruç. Görünebilirlik, takip edilebilirlik tarafı olmadığı için gösteriş ve riyaya müsait hiçbir özellik göstermez. Bu yüzden kişinin kendi içinde yaşadığı en bireysel ibadet oruçtur. Böyle olmakla birlikte orucun neşe kısmı oruç sonrası nefis tatmini ve Ramazan ayı bitimi bayram günlerinde yoğunlaşmıştır.
Şayet oruç tutulurken insanın ruhsal dünyası dilinden göz bebeklerine kadar bir esrik coşku haline gelirse, açlıkta manevi doygunluk yaşayan insanların hallerinden memnun tarafı ortalığı kaplarsa Müslüman saati hiç durmadan işliyor demektir.
Evet, Ramazan 11 ayın sultanıdır. Lakin bu sultan saltanatın sultasına meftun bir sultan değil, eşyaya aç olan insanların zamanı ile içindeki yoksulluğu alt etmiş insanların zamanı arasında mücadelenin galip gelenine işarettir. Eski Ramazanların yeni Ramazanlardan motifsel farklılıklar dışında çok fazla bir farklılık arz ettiğini sanmıyorum. Belki fark olarak sadece şu söylenebilir ki şimdiki Ramazan eğlence ve kutlamaları dünkü eğlence ve kutlamaların dekor ve kostümlerini kullanıyor.
Asrı Saadet'te Ramazan eğlencesi olarak ilk akla gelen şey belki garip gelebilir ama teravih namazı kılmak ve sonrasında yapılan sohbettir. Teravih kelime anlamı itibariyle "rahatlama, dinlenme" anlamlarına geldiğine göre, bu namazın orucu dinlendiren bir misyonu olduğunu anlıyoruz. Yani telaşsız, acele etmeden, kendini yormadan, bedenine eziyet etmeden istenildiği karar ve kıvamda kılınan bir namazdır teravih. Dün olduğu gibi bugün de teravihte ziyadesiyle yorulan cemaati ancak organize eğlenceler ve geleneksel sofralar ve çeşniler dinlendirip rahatlatabilmekte. Yorgunluğumuz o kadar temellerinden kopuk bir yorgunluk ki kolay kolay hiçbir şey bizi dinlendirmeye kifayet etmiyor. Ramazan'da sahura kadar yiyip içme ve gülüp eğlenmeyle geçiren kişi acaba biriktirdiği hangi yorgunluğun acısını çıkarmaktadır? Bu yorgunluğun üç beş günlük tutulan orucun yorgunluğu olduğunu hiç sanmıyorum.
Her ibadet kültürünü de beraberinde taşır şüphesiz. Bir ay boyunca süren ve bütün bir günü kapsayan bir ibadetin kendine özgü bir yaşam şekli, soluklanma biçimi oluşturması gayet doğaldır. Fakat bilinmesi gereken bir şey daha vardır ki Tanzimat'tan itibaren ülkeye giren her yabancı ve gayri milli unsur eğlence aracılığıyla girmiştir. Ramazan denildiğinde- ibadetin ruhaniyetine bağlı kalarak söyleyecek olursak- ilk akla gelen etkinlik Direklerarası değil dilekler arasıdır. Yaratıcıya kalbimizin sıcaklığınca açtığımız ellerimiz eğer boş dönmüyorsa, hayatımız ziyadesiyle bereketleniyorsa bundan daha büyük dinlence bundan daha büyük coşku olamaz.
İbadetiniz eğlence şeklinizi belirler, eğlence şekliniz ise ibadetiniz haline gelir. Kim nasıl eğlenirse eğlenme biçimiyle nereye ait olduğu konusunda kendini ele verir. Söz konusu olan 'oruç' gibi bir ibadetse eski alışkanlıkları disipline etmek bu ibadetin en önemli sonucu olmalıdır. Kültür inancın hayat bulup bir bilinç haline gelmiş şeklidir. Kültür eğer bir bilinçten ziyade alışkanlık halini almışsa yaşadığınız hayata da oruç tutturmanız şarttır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



