Türkçe'nin toplumda, basında doğru kullanılmasına dair çalışmalar günden güne önem ve hız kazanıyor. Dil ve Edebiyat Derneği bu çalışmalara ve Türkçeye bir katkı sağlamak amacıyla kurulmuş. Derneğin çalışmaları arasında aylık olarak bir dergi yayınlamak da var. Derginin basımı, dağıtımı gayet iyi düzenlenmiş.
Ağırlıklı olarak akademisyenlerin isimlerini görüyoruz. Şiir, hikâye gibi edebî ürünler derginin son bölümlerinde yer alıyor. Böylece dergi, akademik ama halka dönük yazılarla Türkçe konusunda bir hassasiyet oluşturmak istiyor. Dergide daha ziyade, eski Türk edebiyatının ürünlerine dair incelemeler, araştırmalar göze çarpıyor. Yazılar, akademik disiplin ile ama günümüz okuruna hitap edecek tarzda kaleme alınıyor.
Her sayıda bu alanda yetkin bir isimle söyleşi yapılıyor. Hakkı Devrim, Doğan Hızlan, Ümit Meriç bu isimlerden birkaçı.
Derginin ilk yazısını genellikle önemli bir akademisyen kaleme alıyor; Hamza Zülfikar, Şükrü Halûk Akalın, Ahmet Bican Ercilasun gibi. Türk Dili ve Edebiyatı alanında hepsi kıymetli bu isimler, aynı zamanda Türk Dil Kurumu'nun da başkanlığı başta olmak üzere hizmetlerini ve çalışmalarını da yürütüyorlar. Bir anlamda Türk Dil Kurumu dergiye hem yazı desteği hem de manevi destek sağlıyor.
Derginin editörlüğünü Kamil Berse yürütüyor. Dernek çalışmasında da önemli katkılar sunan Berse, artık düzenli hale getirdikleri liseler arası hikâye yarışmasını da organize ediyor. Bu yarışmaya büyük bir katılımın olması, Türkçe konusunda güzel bir hassasiyetin liselerde oluşması çalışanların yüzlerini güldürüyor.
Derginin Temmuz sayısındaki söyleşiyi Ümit Meriç Hanımla gerçekleştirmişler. Dikkatle ve keyifle okudum. Merhum Cemil Meriç'in kızı Ümit Meriç Hanım tecrübelerinden kendi tahsil dönemine, üniversite öğrencileri arasında Türkçenin durumundan babasının bazı tecrübelerine kadar geniş bir alanda bilgisini, görgüsünü okurla paylaşıyor.
Bir anlamda, kendi nesli, yetişme tarzı, aldığı eğitim, Türkçe konusundaki kültürü, bilgisi, görgüsü ile bugünün şartlarını kıyas etme imkânı sunuyor. Babası Cemil Meriç'in kendisine katkısını ise satır aralarında daha net görüyoruz.
Türkçe üzerine yapılan bu önemli söyleşide, Meriç, Fransa'daki durumla bizim durumumuzu da karşılaştırıyor, dilin geçirdiği değişim bakımından. "Benim özellikle Fransa'da müşahede ettiğim bir durum var; argolaşmanın başladığını görüyoruz. Ben babamdan 19. yüzyıl Fransızcasını öğrendim, Zolaları, Balzacları, Hugoları okuyarak Fransa'ya gittim. Fakat, Paris'te gündelik kullanılan dile, kelimelere fevkalade yabancı olduğumu hayretler içerisinde müşahede ettim." Paris'le İstanbul sokakları arasında bir fark yok. Edebî eserlerin diliyle sokağın dili bir biriyle uyuşmuyor. Reşat Nuri'nin, Refik Halit'in, Halit Ziya'nın Türkçesini İstanbul sokaklarında duyamıyoruz elbette. Tabii, sokağın dili daima argoya kaçar, Parisle İstanbul'da halkın dili ortaktır, aynıdır.
Meriç, "Üniversitede hocalık yaptığım yıllarda annemin kelimeleriyle konuşurdum" diyor. Ancak, bu kelimeleri, Meriç'in dilini öğrenciler anlamaz. Tabii annesinin ve kendisinin tahsil ve kültür hayatı son derece yüksektir. Dil devrimine getirilen eleştirilerin başında, nesiller arası, -dede ile torun hatta baba ile oğul- iletişimi ortadan kaldırması gelmektedir. Bir bakıma Meriç, bu durumun canlı tanığıdır. Onun annesinden devraldığı dil, üniversite öğrencileri arasında dahi maalesef karşılığı olmayan dildir. Üniversite kendini o dile, o kültüre çekmez, o dilin kendine inmesini ister.
İstihsal kelimesini annesi, kendisi gündelik dilde rahatlıkla kullanmışlar, ancak üniversite çevresinde bu kelimeye herkes bir yabancı gibi yaklaşmaktadır.
1980'e kadar direnir ve istihsali kullanır Meriç. Bundan sonra ise herkesin konuştuğu dile inmek mecburiyetinde kalır, üretim, der.
Meriç, dil terbiyesini ve görgüsünü Ahmet Cevdet Paşa ile geliştirmiştir. Onun cümleleri için, "muhteşem bir imparatorluk dilidir, imparatorluğun ikindi sonrası güneşinin güzelliğidir" der. Ahmet Cevdet Paşa'nın dili, eserleri üzerinde yıllarca çalışan Meriç, bu güzelliği bütünüyle benimsemiş.
"Tezimin birinci baskısında ben Cevdet Paşa'nın ifadelerini tırnak içinde muhafaza ettim. İkinci ve üçüncü baskısında dışardan tazyikler başladı. Baskı kelimesini kullanmayayım. Ve ben dördüncü baskıda maalesef Cevdet Paşa'nın o muhteşem üslûbunu sıradan bir üniversite öğrencisinin okuyabileceği ve anlayabileceği köksüz, kokusuz, ıtırsız, ışıltısız ve hakikaten Cevdet Paşa'nın ruhaniyetinden özür diliyorum bir tikçikler deposu haline getirdim."
Türkçenin yaşadığı bu tarihî süreç, devletin, milletin, ülkenin yaşadığı, halen yaşamaya devam ettiği süreçtir. Günden güne imparatorluğun güneşinin gölgesi üzerimizden kalkmakta, yerini akşamın karanlığına terk etmektedir.
Dil ve Edebiyat dergisinin dilimize nice hizmetler, katkılar sunması hepimizin arzusudur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



