Arkadaşımız Ayhan Demir, dil üzerine yıllardır yoğun bir mesai veren ve Dil ve İmkân [Profil Yayınları] isimli kitabıyla dikkatleri üzerine çeken Osman Toprak'la önemli bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşiyi beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.
- Dil de, insanlar gibi canlı bir varlıktır. Doğar, hareket eder, değişir, yaşar ve ölür, deniliyor. Bir dil ne zaman ve nasıl ölür?
Dilin ölümü meselesinin cevabı kolaydır, bir dil konuşanı kalmayınca ölür. Yeryüzünde altı milyarı aşkın insanın yaşadığı söyleniyor, bu kadar insanın konuştuğu dil, diller var. Fakat yine de Afrika'da, Kafkasya'da ölümünü bekleyen, ölen diller vardır. Bunlara dair, çok hassas araştırmalar yapılmakta, bir dilin son konuşanı veya konuşanları ile söyleşiler gerçekleştirilmekte, adeta her ölümün kaydı tutulmaktadır. Bugün Türkçe için böyle bir tehlikeden söz etsek, hiç de inandırıcı olmaz. Fakat Osmanlı Türkçesi aramızda yaşamakta mıdır? Osmanlıca artık, özel ölü bir dildir, ancak, edebî, siyasî, kaynaklardan öğrenilmekte yine bu kaynakların gerek anlaşılması, gerek aktarılması, gerek yorumlanması, gerekse de belge niteliği taşıması sebebiyle önemini muhafaza etmektedir. Bu dilin bugün konuşanı kalmamış, ama bu dili bilen, anlayan, okuyan ve yazan hususî bir çevresi bu dili yaşatmaktadır. Buna karşılık Ubıhça'nın yeryüzünde bir konuşanı dahi kalmamıştır. "Dillerin Katli" meselesi, bu isimli bir kitabın da adı ve alanı olarak tarihî gerçeği tüm insanlığa ispat etmiştir. Sadece kuş ve bitki türleri değil, diller de bu "neslin tükenmesi" meselesinden nasibi almaktadır.
- "Dil milletin hayatıyla, millet de dilin hayatıyla mukayyettir" diyorsunuz. Türk dilinin, dolayısıyla Türk milletinin, bugünkü durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Güncel konularda konuşmanın hep bir tehlikesi olmuştur. Güncel aynı zamanda, bugün tüketilen yarına bir şeyi kalmayan konudur. Ama dil, dünün, bugünün ve yarının temel konusudur. Dil konusu güncel bir konu değil, Cumhuriyetle birlikte, öncesi de olmak kaydıyla, başlayan ve sıcaklığını bugün daha da hissettiren temel kültür konularından biridir. Hem devletin hem de milletin bu konuda belirli hassasiyetleri vardır. Bir dili konuşmak, bir dilin bayrağı altında bulunmak o dilin tarihî akış içerisindeki bütün kültür hamlelerinin, birikiminin verimleriyle yoğrulmak demektir. Bugünkü Türkçenin tarihî akış ve derinlik içinden gelen, beslenen, bunu bütün boyutlarıyla yansıtan bir dil olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bizde, kitaba, kültüre dair son yılların en gözde kelimesi nedir; sadeleşme. Sadeleşme, aynı zamanda hafızanın silinmesi, belleğin boşaltılması, kültür ve medeniyet kavramlarından bir bir vazgeçmek demektir. Sadelik, olsa olsa çocuk yaştakiler için olur. Artık, bizde üniversitedekiler dahi bu kültürü, bu medeniyeti, bu tarihî kaldıracak, anlayacak, duyacak, duyuracak güç bulamıyor kendinde. Millet hayatının teşekkülü için, milletin vicdanını, tarihini, kültürünü, hafızasını, aklını, inancını, imanını, dününü, bugününü, yarınını var eden, edecek olan bir temel, esas gereklidir, bu da dildir. Şarkı yarışmasında dahi Türkçe sözü, kendine ait bir dili olmayan bir milleti kim ciddiye alır ki?
Türkçe, mazlumların dilidir
- Son dönemde Türkçe merkezli ana dil, resmi dil tartışmaları oldukça sık yapılıyor. Sizce Türk dili bir kavmin dili midir?
Ana dil, resmî dil tartışmalarının kültür boyutu yoktur, tamamen siyasî boyutu vardır. Bir mesele sadece siyasî boyutuyla gündemde bir yer tutuyorsa, burada siyasetin işleyişine dair aslında, hakikatle hiçbir ilgisi olmayan söylemler vardır. Türk dili, bir kavmin dili olsaydı, bugün bizim, Ural, Altay kavimleriyle, Moğollarla, Macarlarla samimi ve sıcak ilişkiler içinde olmamız gerekirdi. Oysa ne biz onlara karşı ne de onlar bize karşı bir ortak hissiyat içindedir. Bırakın onları, Orta Asya'daki Türkî Cumhuriyetlerle dahi sağlıklı ilişkiler kuramıyor, gerçekleştiremiyoruz. Sadece Azerilerle edebî, kültürel ilişkimiz var, bunu da Fuzuli, Bahtiyar Vahapzade, Hüseyin Şehriyar gibi şairlere borçluyuz. Yunanistan'la, Ermenistan'la ilişki kurmak için verdiğimiz siyasî ve sosyal mücadeleyi Azerbaycan'la yakınlaşmak için verdiğimizi söyleyebilir miyiz? Türk dili, İstanbul merkezli olmak üzere, İslâm coğrafyasının, İslâm milletlerinin, en köklü dillerinden biridir. Türk dili, bizim duruşumuza göre bütün mazlumların ve Müslümanların dilidir.
- Sizce, "üç dilli bir sözlük" hüviyetindeki günümüz Türk dili, yeni bir sayfa açabilir mi? Problemden meseleye, teorikten nazariye, kriterden kıstasa dönme imkânımız var mı?
Bunun imkânsızlığı üzerine, vazgeçilmezliği üzerine, kabul edilmişliği üzerine çok şey duyabilirsiniz. Dilimize sonradan katılan teoriktir, kriterdir, problemdir. Burada, esas bağlayıcı ve belirleyici olan ana unsur, ana gövdenin, esasın bozulmaması, daima hâkim unsuru oluşturmasıdır. Öze ve esasa dair hiçbir teklifi yoktur ve olamaz, sonradan gelenlerin. Ölçüyü biz, kendi kıstaslarımıza göre belirlediğimiz sürece bu kelimelerin dilimize belki yararı dahi olur. Şimdi asıl mesele şudur, Osmanlı dilini öğrenenler, bu dili öğrenirken Arapçayı ve Farsçayı da belirli kaideleriyle, grameriyle öğreniyor ve Osmanlı dili içindeki bütün diğer kelimeleri anlamıyla, grameriyle, kaidesiyle tefrik edebiliyor. Yani "kaide"yi öğrenmek için Arapçayı da öğreniyor ki, bu müthiş bir derinlik ve köklere, esasa bağlılıktır.
- Peki, "kriter"in, "teori"nin aslını, esasının, geldiği dili öğrenme imkânımız var mı? Almanca mı, Latince mi, İngilizce mi, Fransızca mı? Türkçeyi bu dillere yaslayarak, bu dillerin esaslarına, usullerine, kaidelerine bağlayarak bir millet ve medeniyet dili inşa edebilir misiniz?
Bu kelimeleri Türkçe içinde hangi gramere, hangi kaideye, hangi esasa, hangi köke bağlayacağız? Asıl mesele buradadır. Batıdan gelmelere, bir usulse ve esasa bağlı olursa, kalırsa karşı değilim ancak böyle mesnetsiz ve mânâsız, köksüz ve kaidesiz gelenlerin izahını hiç kimse yapamaz. Ortada üç değil, bir dil vardır, bu dili tahrip eden, bu dile zarar veren, usulü ve kaideyi ortadan kaldıran bir akım vardır. Bunun en güzel izahı, bütün ruhuyla, mânâsıyla Türk olan Eyüp semtine hospitol açmaktır; işgâle lüzum yok, bu hançer bu mânâyı, tarihî, kökü, esası, kaideyi, usulü bize ait ne varsa hepsini öldürmeye yeter.
- Cemil Meriç, "Kelam, bütünüyle haysiyettir" diyor. Alfabeye q, x ve w harflerinin ilave edilmesini talep edenler, her gün bir başka uydurukça kelimeyi piyasaya sürenler bu cesareti nereden buluyorlar? Dil ile oynayanların maksadı nedir? Nurettin Topçu üstadımızın tabiriyle, "Dilimizin çilesi ne zaman dolacak?"
Bu tartışmalar, maalesef dille, kültürle ilgili değildir. Şimdiki alfabemizin ismi nedir? Latin alfabesi. Biz Latin milleti miyiz? Latinler bize bunu mu miras bıraktı, emanet etti? Türkçenin ihtiyacı olan şey, tarihinde olmuş kültür hamleleri, kültür hareketleridir. Büyük diller Arapça, Çince, Japonca, Farsça Latin alfabesiyle yazılmadığı için eksik kalan bir yanları var mı? Bir dilde esas olan harflerden önce sestir. Dilde bu sesler yoksa harfe niçin ihtiyaç olsun? Siyasî sınırlarla, hesaplarla, ölçülerle dil ve kültür hamleleri yapılamaz. Kültür adımları değişmeyen, köklü, asıl tarihî birikimle meydana getirilir, bunlara dayanır. Dilimizin çilesinin bitmesi için, yeniden büyük şiire, büyük şairlere dönmek, bakmak mecburiyetindeyiz. Büyük şiir, büyük şairler böyle esası siyasî hesaplara dayanan söylemlere değil, milletin aslına, diline dayanırlar.
Dilleri var, bizim dile benzemez!
- Bizi Öztürkçe adı altında Orta Asya bozkırlarına sıkıştırmaya çalışanlar, bir yandan bin yıldır Anadolu'da hüküm süren Arapça ve Farsça kavramlara karşı savaş açarken, öte yandan İngilizce ve Fransızca kavramlara selam duruyorlar. Kavram dünyasını oluşturamamış bir dilin, kültür dili haline gelmesi mümkün olabilir mi?
Bizim medeniyet hayatımız hangi esas üzerine inşa edilmiştir? Şimdi, zihnimize hep şunu yerleştirmek istiyorlar: Arapça ve Farsça geldi, Türkçeyi ortadan kaldırdı, istila etti. Madem böyle oldu, şu anki Türkçeyi biz gidip Moğolistan, Orhun yazıtlarından mı aldık? Bakınız, Osmanlıca çok büyük bir kültür, ilim ve medeniyet dili olarak sürekli gelişmiş, doğal siyasî ve coğrafî derinliğe ve sınırlara kavuşmuştur. Bağdat'tan Üsküp'e nice kıymetli şair bu dili konuşmuş, bu dille şiirler yazmış, bu dille hiç sorunsuz biçimde varlığını ilan ve ispat etmiştir. Farsça ve Arapçanın bir başka özelliği daha var, bu diller "bize benzeyen, bizden olan, Müslüman olan diller". Frengistan için, "Dilleri var, bizim dile benzemez" diyen Karacaoğlan'a bugün haksızlık etmek istemiyorsak, onların dili bizden üstünmüş, onların medeniyeti bizden üstünmüş diyemeyiz, böyle davranamayız. Evet, bugün Batı dilleri, hiçbir ölçüye riayet etmeden, hiçbir kültür ve medeniyet hamlesi barındırmadan dilimize akmaktadır. Elbette, bugün kimse hadi Arapça veya Farsça konuşalım, Türkçeyi terk edelim demez, tarihte de dememiştir, ama kimsenin de geçmişte meydana getirdiğimiz büyük medeniyet ve şiir diline dil uzatma cesaretini bulmaması lazım. Bugün Türkçenin hangi alanda kendine mahsus bir kavram dünyası vardır ki? Unutmayalım ki, bu dille bilim yapılmaz diyenler, yabancılar değildir. Türkçenin bugün ses bayrağı, kavram bütünlüğü şiir dilinde yaşamaktadır. Mehmet Âkif yaşarsa, Nazım Hikmet yaşarsa, Sezai Karakoç yaşarsa, İsmet Özel yaşarsa Türkçe yaşıyor demektir.
- Dinde hurafe avcılığına çıkanlar, aynı zamanda, dilde sadeleşme akımının da en önde gelenleri. Bu bir tesadüf mü? Dil ile din arasında nasıl bir bağ var?
İsmet Özel, "Alkol üzerinden gerçekleşiyor, misk ü anberin aşağılanması" diyor. Maalesef bizde dili de dini de tahrip ve tahrif etmek için büyük gayret vardır. Şimdi din dışı diye bir kavram var. Bizim inancımızda meleğin olmadığı, görmediği, kayıt tutmadığı bir yer var mıdır? Din dışı demek, dini dışlamak demektir. Buna tevessül edenlerin niyeti, daireyi kırmak, insanı melekten uzak tutmaktır. Türkçe içinde dil dışı diye bir kavram olur mu? Dil de, din de sahih kaynaklara dayandığı, bu dayanağı bozmadığı sürece esasını ve aslını muhafaza eder. Dinin sahih kaynaklarının en temel niteliği şudur; ilk haliyle, kayda geçirildiği haliyle kaynaklar elimizdedir. Dil de böyledir. Fuzuli'nin, Baki'nin, Yunus Emre'nin Divan'ı elimizde olduğu müddetçe, bu sahih kaynaklar bizim hatalarımızı, yanlışlarımızı düzeltmememiz, istikametimizi tayin etmemiz için yeterlidir. Bugün dilsiz bir din, dinsiz bir dil de olamaz. Din de, dil de şahısların tercihine terk edilemez, milletin ortak hayatıdır. Bu hayatı zedelemek isteyen kötü niyetliler, ikisini birden bu topraklarda etkisiz kılmak istiyor. Cevabı Yunus Emre, Fuzuli, Mehmet Âkif veriyor, verecektir. Biz sahih kaynaklara müracaat ettiğimiz, bu kaynaklardan beslendiğimiz sürece bütün tali çıkışlar bütünüyle bertaraf edilir.
- Türk milletini, bir daha 'Gazi' çıkaramayacak ve 'İstiklal Harbi' yapamayacak hale getirmek isteyenlerin çemberi daralttığı bir dönemde; İstiklal Marşı ve onu kaleme alan milli/dini şairimiz Mehmet Akif okumanın, anlamanın önemi biraz daha artıyor. Buna karşılık, Mehmet Akif şiiri 'anlaşılmaz' ve sözlüklerle okunur hale gelmiş bulunuyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Tarihiyle, milletiyle uyum içinde olmayan bir nesil, bir millet düşünülebilir mi? Bizim bütün kavramlarımızın temel ilkesini dinimiz belirliyorsa, bunu ifade etmek için de tek seçeneğimiz dilimizdir. Âkif'i anlamak için zahmete giremeyen bir nesil, Âkif'in neslinin şehadetle emanet ettiği bir ülkeyi, bir vatanı, bir ülkeyi elinde nasıl tutacaktır? Üç beş yılda bir birileri sürekli çıkıp gerek Akif'e, gerek Milletin Marşına dil uzatıyor. Aynı cehalet, hakikatin üstünü örtme çalışmaları her alanda kendini gösteriyor. Kimisi Arap diyor, kimisi ırkçı diyor, kimi ümmetçi diyor, kimi Türk geçmiyor diyor, nihayet milletimizi ve marşımızı karalamak için hep bir fırsat arıyor. Melali anlamayan nesle aşina değiliz, demiş büyük şair. Âkif'i anlamayan bir nesil, ona ihtiram göstermeyen bir millet, bu topraklarda, bu vatanda yaşamayı içine sindiremiyor demektir. Âkif yıkılırsa bu vatanda hiçbir millî ve manevî değer kalmaz. İstiklâli hak eden ve kazanan nesil onun ve Asım'ın nesliydi. Âkif, hem dildir, hem de dindir. Tam da bizim milletimizi anlatan, yansıtan en önemli tarihî şahsiyettir.
Türkçenin çekilmediği her yer vatandır
- Yahya Kemal, "Türkçenin çekilmediği yerler vatandır" diyor. Bu cümlenin yanına Belgrat Üniversitesi Türkoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Ord. Prof. Dr. Mirjana Teodosiyevic'in aktardığı, deyimlerle birlikte Sırpçada on bine yakın Türkçe kelimenin bulunduğu ve bunlardan helal, lokum, kahvehane, kusur, dunyaluk, yorgan, yastık, komşuluk gibi üç bininin günlük hayatta yaygın şekilde kullanıldığı bilgisini eklersek, en azından Balkanlar için, hala ümit var olabilir miyiz?
Biz diri olduğumuz, biz dilimize, tarihimize, kültürümüze sahip çıktığımız sürece dil de hakikat de bizden yanadır. Sadece Balkanlar'da değil, Ortadoğu'da, Ortaasya'da da hatta Avrupa'da en güçlü dil Türkçedir. Bakınız bizim tarihimiz, zulüm, yok etmek, tahrip etmek, bertaraf üzerine kurulu değildir. Boşnakları, Avrupa'yı Müslüman yapan velilerdir, kılıçlar değil. Kılıçla Müslüman olunsaydı, Yunan'ın da, Bulgar'ın da, Sırp'ın da aynı kaderi paylaşması gerekirdi. Dil de böyledir. Türkçe sırrını velayetle, fetihle verir, gönüller fethedilir. Sırplar, siyaseten bizlere mukavemet etmişler ama kültür bakımdan Türkçenin zenginliğinden hep yararlanmışlardır. Bugün her millet kendi kabuğunda ve kendi sınırlarındadır. İngilizler, Türkçede giderek artan kelimeleriyle ne kadar övünse azdır. Fakat bizler İngilizleri ne siyasî olarak, ne idarî olarak ne de askerî olarak kabul ederiz. Nitekim onları hiçbir surette kabul etmediğimiz için istiklâl mücadelesi verdik.
Sırplar, Türkçenin günlük dilini almışlar, çünkü Türkçeyle iç içe ve huzur içinde yüzyıllar geçirmişlerdir. Onların hayatına dâhil olmamız tamamen medeniyet ve kültür dili olarak üstünlüğümüzü gösterir. Sırplar, Türkçeden ne kadar uzak durmaya çalışırlarsa o kadar kendilerine haksızlık ederler. Bugün yeniden çevremizdeki milletlerle kültür alış-verişine geçmek, güçlü bir söz varlığıyla ve kültür diliyle mümkündür. İngilizceleşmiş bir Türkçeyle kime ne meram anlatabilirsiniz ki? Önce bizleri bir arada tutan, Ortaasya'dan Balkanlara ruhumuza kuvvet veren tarihî değerlere, hazinelere, şahsiyetlere yeniden yönelmemiz gerekmektedir. Unutmayalım ki, Fuzuli'nin, Baki'nin, Hayali'nin başşehri olan dil ve merkez İstanbul, Topkapı Sarayı onlar için de başşehirdi, merkezdi, yönetim ve idare merkeziydi. Padişah da, ferman da birdi. İşte bugün onun hatırası Sırplarla Türkçe arasındaki bağı izah etmektedir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



