Ahmet Hamdi Tanpınar, savaş sonrası Mussolini'nin düşmesi üzerine kaleme aldığı "Mussolini'ye Dair" adlı yazısında diktatörlerin psikolojisini okumaya çalışırken; "Modern diktatörlerin büyük vasfı hadiselerin peşinden gitmeleridir. Mussolini'de öyle yaptı. En kolay tarafı, herkesin gittiği yolu tercih etti. Bir Avrupa birliğinin, bir Akdeniz federasyonunun sağlam bir uzvu olacak bir İtalya'yı kuracağı yerde eski Roma'yı diriltmek istedi." der ve ardından "Realiteyi bir opera dekoruna feda etti" tanımında bulunur. Tanpınar daha sonra "Bir insan sansar olabilirdi. Fakat dünya tavuk kümesi olmağa razı olmazdı. Mussolini küçük hesap meselesinde aldandı" diye yazar.
Geçen yüzyıl Batı; Hitler, Mussolini, Stalin, Çavuşesko, Franko, Pol Pot vb diktatörlerden dolayı büyük acılar çekti, iç savaş ve dünya savaşları yaşadı. Milyonlarca öldü, binlerce insan sürgüne yollandı. Stalin "bir insanın ölümü trajedi, milyonların ölümü ise istatistiktir" diyerek yaptığı katliamları matematiksel bir rakama indirgedi. Batı savaş sonrası sınırlarını yeniden çizdi, Avrupa Birliği fikrini teşekkül ettirdi. Bedelini ağır ödediği bu diktatörlerle hesaplaştı, halen de hesaplaşmaya devam ediyor. Batı'da ki bu diktatörlüklerin aslında bir geçmişi var, ta Büyük İskender, Sezar ve Neron'a Napolyon'a kadar uzanır. Örneğin Roma'yı yakıp ardından lir çalan Neron'un ruh halini bir düşününüz...
Ortadoğu'ya diktatörlükleri bela eden Batı, bu coğrafyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini talan etmekle kalmamış, geçen yüzyıldan bu yana kukla liderler ve diktatörlerle yönetmeye çalışmıştır. Bugün Arap halklarının ayaklanarak iktidardan düşürdüğü bütün liderler, Batı'nın armağanıdır. Halen elini bu topraklardan çekmeyen Batı, giden bu diktatörler yerine demokrasi maskesi altında yenilerini getirmek suretiyle bu diktatörlükleri yumuşatmak istemektedir. Batı kafasına uygun lider bulana kadar Ortadoğu'daki bu kargaşalıklar devam edecektir. Geçen yüzyılın sonlarına doğra Suriye'yi yöneten diktatör Hafız Esad'ın yerine batıda eğitimi almış oğlu Beşşar getirilmiş, Ürdün'de Kral Hüseyin'in yerine Batı'da eğitim görmüş olan oğlu Kral Abdullah getirilmiştir. Örneğin Kral Abdullah'ın annesi Hıristiyan olduğundan kanunen ülkeyi yönetmesi mümkün değildir. Zira Müslüman anneden doğan kardeşleri vardır. Ona da çözüm bulan diktatörler bir gecede değiştirilen yasalarla çocuklarını iktidara taşınmışlardır. Gelenin gideni aratmadığı bir diktatörlük iktidarı Ortadoğu'nun başına musallat olmuştur.
Suriye ayaklanmasının iç savaşa sürüklendiği ve Beşşar Esad'ın köşeye sıkıştığı bir anda yaptığı açıklamalara bakıldığında, Suriye'yi yöneten Esad'ın diktatörleştiğini ve babasından daha tehlikeli bir davranış sergileyeceği sezilmektedir. Basına yansıyan haberlerde muhaliflere yetmiş iki saat süre veren Esad'ın gerektiğinde kimyasal silah kullanacağından söz ediliyor. Kıyamet senaryosu olarak verilen haberde, Suriye'de kimyasal silah üretim çalışmalarının yapıldığı ayrıca nörotoksik gazlar ile hardal gazının bulunduğu belirtiliyor. İktidarı kaybetmemek için her yolu meşru gören ve geçmişte babasının yaptığının yanına kar kaldığını sanan Beşşar Esad'ın, böylesine bir deliliği yapmayacağını kim görmezden gelebilir? 1980'de Hama katliamı, İran Irak Savaşı'nda Saddam tarafından kullanılan kimyasal silahları, Halepçe'yi düşündüğümüzde Beşşar Esad'ın iktidarda kalmak için her yolu mubah göreceği kesindir. Zira şu anda on binleri aşan ölü sayısıyla Suriye'de zaten kan dökmeye devam ediyor. Çin ve Rusya'dan silah sevkiyatı yapılıyor. Hama ve Humus kentleri abluka altında, dünya ile ilişkileri kesilmiş. İçerden sızan bilgilerde göre her an büyük bir katliam yaşanabilir.
Beşşar'ın bu durumunu diktatörlük ruhu üzerinden okumaya çalışırsak, bunların bir beyin tutulması yaşadığını görürüz. Gerçekte hiçbir özelliği olmadığı halde babadan devraldığı bir diktatörlüğün sahibi olmuştur. Göstermelik yaptıkları seçimlerde % 99 oy alarak seçilir, alkışlar eşliğinde tahta otururlar. Gerçekte zorbalığa dayanan bu sahte oy ve alkışların göstermelik olduğunu düşünmezler. Hatta gazetecilerin "siz halkınızı öldürüyorsunuz" dediğinde "ben deli miyim halkı mı öldüreyim? Ordu halkın ordusu benim ordum değil" diyerek savunma yaparlar. Aynı insan, halkını tehdit edip bir yabancıyı ülkeyi işgal eden komutanlar gibi kendi şehrini muhasara altına alabiliyor ve bunları kendinde meşru bir hak olarak görebiliyor.
Örneğin baba Hafız Esad döneminde İsrail ile yapılan savaşta silahlarını bırakıp kaçan ordu, Hama'yı günlerce bombalayıp taş üstü taş bırakmamıştır. Yaptıkları bu trajik ve insanlık dışı olayı ise devletin kendini savunması olarak yorumlamışlardır. Mağlubiyetlerini zafer gösterip, halklarını öldürmeyi galibiyet gören bu zihniyet, halen Ortadoğu'da hâkimiyetini devam ettirmektedir. Ellerinde gelse halklarına karşı yaptıkları bu kıyımdan sonra tıpkı Sezar gibi savaş sonrası zafer takılarıyla karşılanmak, alkışlanmak isterler. Ortadoğu'daki kukla rejimlerin ordularındaki generallerin göğüsleri madalya ve nişanlarla doludur. Örneğin Mısır ordusunda Tantavi adlı bir mareşal bulunuyor. İnsan sormadan edemiyor; acaba Mısır hangi ülkeyi fethetti de bu komutanına Mareşallik unvanı verdi? Mısır'ın son yüz yıldır özellikle İsrail ile girdiği savaşlarda mağlup olmuş bir ülke. Ve bu ülkenin Mareşal rütbeli generali olması ilginç değil mi? Ayrıca bu askerlerin göğüslerinde taşıdıkları bu madalya ve nişanlar acaba hangi hizmetleri dolayısıyla onlara verilmiştir? Ve bu madalyaların üzerinde hangi ülkelerin işaret ve sembolleri vardır insan merak ediyor.
Mısır, Suriye, Libya, Yemen, Tunus, Cezayir vs. fark etmiyor. Son yüzyıldır kukla rejim ve idarelerle yönetildiler. İçlerinden çıkan farklı sesleri boğdular. Cins beyinleri zindanlarda çürütüp, idam sehpalarında astılar. Şimdi bu coğrafyada rüzgâr demokrasiden yana esiyor. Ama bu ülkelerin liderleri ve onları orada tutan irade direnmek istiyor. Direniyorlar da! Genetiklerindeki diktatörlükleri sürdürmek istiyorlar. Beyin tutulması yaşıyorlar. Kan dökenler bir gün akıttıkları kanın içinde boğulacaklarını düşünmüyorlar.
Bunların beyin tutulması yaşaması biraz diktatörlük tecrübelerinin olduğu kadar demokratik tecrübelerinin olmayışından kaynaklanıyor. Bu durumu Tanpınar, İkinci Dünya Savaşı'nın sonrasında kaleme aldığı yazısında: "Savaş silahın zaferiyle bitti. Barış aklın, temiz duygunun zaferiyle kazanılabilir. İyi bir barış yapabilmek için bu zaferi insanlığın kendisine karşı kazanması şarttır. Demokrasiler gibi yerleşmiş, gelişmiş rejimlerle diktatörlükler arasındaki fark şuradadır: Birinciler zaman faktörünü en tabi iş arkadaşı olarak kabul ederler. Zaman içinde kurulduğundan, zaman içinde devam etmek kendilerine yeter. Gelecek nesillerin iş ve sorun payını ayırırlar. Diktatörlükler ise, her şeyin kendi ömürlerinde olup bitmesini isterler. Demokrasiler sürekliliği gösterirler. Hüviyetleri uzun bir mazi içinde, onun dersleriyle gelişmiştir. Napoleon: 'keşke kendi kendimin torunu olsaydım' der. Bu söz başlanan bir işi sürdürmekle kendi başladığını kendisinin bitirmesi arasındaki düşündürücü farkı gösteren bir itiraftır. Napoleon'un anası Fransız ihtilalı, babası da tesadüftü, ikbali parlayınca ikisini de inkâr etti, tek başına kaldı. Almanya Roma olmak istiyordu; Kartaca kaldı" diye çok güzel ifade eder.
Tanpınar'ın işaret ettiği gibi diktatörler anın/zamanın insanıdırlar. Rejimleri de kendileriyle başlar kendileriyle biter. Artık bu anın/zamanın diktatörleri çağı okumaktan aciz kaldıklarından milatları dolmuştur. Zira sosyolojik bir kural vardır "her insan kendi çağının çocuğudur" diye. Arap gençlerini artık ne Basçılık ilgisini çekiyor ne kitle iletişim araçlarına yabancı kalmış muhaberatın yakın takibi. Gençler bilgisayar çağının çocukları olarak Ortadoğu'dan dünyaya açılmışlar, dünya insanı olmuşlar. Onları yöneten diktatörler ise saraylarının çapıyla dünyayı okumaya çalışıyorlar. Ama unuttukları bir şey var zaman artık diktatörlerden yana değil!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



