Türkiye'nin büyük edebiyat dergilerinden biri olan Dergâh dergisinde; şair ve yazar isimlerinin yer aldığı "bu sayıda" başlığının hemen altında son birkaç sayıdır "sivil bir Anayasa" vurgusu yapılarak "devrimin adı budur" önerisine yer veriliyor. Devrim... Peki, nedir devrim? Elbette sözcüğün lügat manasını sormuyoruz; sosyal yaşamdaki karşılığıdır söz konusu olan. Dergâh'ın vurgusundaki ihtivayı dergi şair, yazar ve okurları az çok biliyor/hissediyordur. Biz burada; Türkiye'nin 2000'li yıllardan sonra bireysel, sosyal ve siyasal algı mekanizmasındaki değişimlere değinmeye çalışacağız.
Baştan söyleyelim; Türkiye 2000'li yıllardan sonra çok önemli değişimler geçirdi. Çağ değişti desek abartmış olmayız. En önemli ve sonuçları yüzde altmış olumlu olan değişim; iletişim aygıtlarının içtimai hayata topyekûn girmesidir. Bilişim (bilgisayar-internet) teknolojisinin insan hayatına girmesi birçok açıdan olumlu sonuçlar doğurdu. Haberleşme hız kazanarak hızla yaygınlaştı. Bunun en önemli sonucu devlet kadrosunda bulunanların artık elini kolunu sallayarak darbe, yıldırma, kökten değiştirme, toplumun değişik kesimleri üzerinde baskı kurma, diktatörlüğe kalkışma gibi insan hayatını yakından ilgilendiren kurumsal çatırtıları çabuk deşifre etmesidir. 'Yönetim'de bu kadar olumlu etkisi olan 'aygıt'ın sosyal yaşamda maalesef bu kadar da olumsuz etkisi var. Hayır, internet suçlarından söz etmeyeceğim. Benim asıl vurgulama ihtiyacı duyduğum 'suç'tan da beter bir olgu. Suç işlenir ve gerekli merciler cezasını verir, ceza çekilir, biter/bitebilir. Ama insanları, insana ait hasletlerden uzaklaştırması ise daha vahim bir durumdur. İnternet insanları yalnızlığa mahkûm ediyor. Bu mahkûmiyet bir süre sonra severek yaşanan hayat olup çıkıyor. Yani sevgi ve saygının temelleri değişti. Beraber yaşama güdüsü ortadan kalktı. Birey insanın sevinci de acısı da artık tek başına kaldı. Bütün bunlara bağlı olarak cemiyetin güzel hasletleri ortadan kalktı. Yardımseverlik, komşuluk ilişkileri, ciddiyet, aidiyet, bağlılık, mertlik aklınıza iki ve daha fazla insan beraberken yapacağı-yaşayacağı ne kadar güzel olay, durum ve fiil varsa getirin; bütün bunlar ortadan kalktı veya kalkmak üzere. Bu görünmeyen ama etkisi asırlarca sürecek büyük bir suçtur. Bu suçu yargılayacak maalesef bir mahkeme de bırakın Türkiye'yi dünyanın hiçbir ülkesinde yok!
Türkiye'de başka önemli değişim; tarım ve hayvancılığın bitme noktasında olmasıdır. Birkaç yıl sonra Türkiye'de, kurban için bile, büyük ve küçükbaş hayvan bulunamayacaktır. Gidişat bunun göstergesi. Bu gidişattan sadece hükümeti sorumlu tutamayız. Bu mevzu beş on senelik bir mevzu değil çünkü. Türkiye son otuz yıldır tarım ülkesi konumundan sanayi ülkesi konumuna geçiyor. Bu geçiş hiçbir ülkede bu kadar uzun sürmemiştir. Bizde niye bu kadar uzun? Birincisi; biz Türkler alışkanlıklarına sıkı bağlı bir milletiz. İkincisi ise feraset yoksunu hükümetlerin uygulamasıdır. Üçüncüsü ise ordunun yönetime ikide bir müdahalesidir. Türkiye'de ordu sanki milletin düşmanı gibi. Ordunun tanımıyla bile çelişen bir durum var. Yargının da ordudan aşağı kalır yanı yok bu mevzuda. Yargı hukukçu değil de savaşçı gibi iş yapıyor. Tarafların hakkını verip haklıyı haksızı ayırt ederek tanımlama yerine; kuruldu kurulalı toplumun çoğunluğuna düşmanmış gibi kararlar veriyor. Üstelik halkın yaşama biçimine silah zoruyla olmasa da 'çekiç' zoruyla müdahalede bulunuyor. Milletlimizin ortak iyisi kötüsünden ziyade kendi iyisi kötüsünü dayatıyor. Hakemlik değil, eli sopalı antrenörlük yapıyor. Bu ise halk arasında adalet duygusunun ortadan kalmasına neden oluyor. Ne diyor halkımız; "paran varsa bu davayı sen kazanırsın yoksa kazanamazsın." "Zengin her zaman haklıdır." Bu sözler neredeyse atasözü olacak ama yargının kulağı tıkalı duymuyor. Aslında duyuyor, biliyor, bile bile adalet duygusunu ortadan kaldırıyor; kendi diktatörlüğünü kurmak için. Tiranlıkta başarılı mı, başarılıdır.
Hükümet elbette bazı girişimlerde bulundu. Örneğin; eğitimdeki eşitliği sağlayacak olan yasa (başörtüsü meselesi) yaptı ama yargı hayır eşit olamazsınız dedi. YÖK katsayı adaletsizliğini kaldırdı. Yine yargı durdurdu. Buna kısaca; yargıdaki 'adaletsizliğin diktatörlüğü' diyoruz!
Türkiye'de sosyal hayatta birçok değişiklikler yaşandı. Halkımız, 2000'li yıllardan sonra yaşam biçimini -olumlu olumsuz- neredeyse tamamen değiştirdi. Ama devlet denen aygıt hiç değişmiyor! Devletin hiç değişmemesi birçok yasanın 1940'lardan kalma olduğundandır. Düşünün siz uçakla yola çıkmışsınız devlet ise at arabasıyla yolda; at arabasının hızıyla uçağı ölçüp biçmeye kalkışıyor! Komik değil mi.
Özetle; devrimin adı; devlet yönetim ölçütlerinin baştan ayağa değiştirilmesidir.
Evet devrimin adı yeni bir anayasadır. Bu hâlihazırdaki rejimin kendi devrimidir. Benim kendi 'devrim'imi anlatmadım. Gençliğimden beri hayalen yaptığım devrimi niye anlatamayacağımı sanırım tahmin edersiniz...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



