Arap ayaklanmalarının her biri kendi içinde bir takım özellikler ve dinamikler taşımaktadır. Bu ayaklanmaları toptancı bir bakışla yorumlamak insanı yanılgıya düşürebilir. Zira Tunus'ta başlayıp Mısır'da devam eden ve ardından Libya'da dış müdahalenin yardımıyla başarıya ulaşan ve diğer Arap ülkelerinde kıpırdanmalara neden olan ve Suriye'de olduğu gibi bir iç savaşa doğru sürüklenen bu ayaklanmalar dini/mezhebi, siyasi, kültürel farklılıklar taşımaktadır.
Bu ayaklanmaları tümünü bir tek tanıma sığdırmak ancak oryantalist bir bakış açısının sonucu olabilir. Zira yaklaşık bir yıldır demokratik taleplerle ayaklanan Arap ülkelerinin hiç biri diğerine bire bir benzememektedir. Tunus'ta başlayıp ve son yapılan demokratik seçimlerle sonuca ulaşan ayaklanma, Mısır'da çalınmak istenmekte, Mübarek döneminin etkileri halen devam etmektedir. Zira Mübarek'i götüren ordu bu defa İsrail ve Amerika'yı da arkasına alarak iktidarını devam ettirmek istemekte, halkın ikinci kez Tahrir'de ayaklanmasına sıcak bakmamaktadır. Çünkü emperyalist güçler açısından Mısır'da iktidarı devralacak yönetim, İsrail'in varlığını kabul etmeli ve gerektiğinde koruyabilmelidir. Arap ülkeleri içinde lider konumunda olan Mısır'ın yönetim biçimi ve iktidardaki refleksi bu anlamda hem Amerika-İsrail hem de diğer Arap ülkeleri için önem kazanmaktadır. Bu yüzden Mısır'da halk ayaklanmasının zafere ulaşması oldukça önem kazanmaktadır. Mısırlı gazeteci yazar Tarık Ramazan ikinci Tahrir ayaklanmalarını "gerçek bir devrime doğru" diye nitelemekte ve "Tahrir'de gösteri yapan protestocuların desteğe ihtiyacı var. Mısır bir yol ayrımında; gerçekten özgür olacaklarsa buna, burada ve şimdi karar verilecek. Mübarek'i devirmek ilk adımdı; şimdi protestocular bir sistem olarak rejimle, onun temsil ettiği her şeyle ve hatta rejim müttefikleriyle karşı karşıyalar. Mısır'daki yapının kalbini oluşturan, yerel veya uluslar arası, daha az görünür ve karmaşık güçlere karşı direniyorlar" diye yazmaktadır.
Arap ayaklanmaları içinde Mısır'dan sonra üzerinde durulması gereken en önemli ülkelerden biri hiç kuşkusuz Suriye'dir. Geçmişte Emevi İslam devletinin başkentliğini yapmış, Haçlı Seferleri sırasında Kudüs'e giden yolda önemli stratejik öneme sahip olmuş Suriye'nin gücünü halktan alan demokratik bir ülkeye dönüşmesi gerek dini-kültürel gerek siyasi açıdan önemlidir. Zira tarih bize göstermiştir ki; Selahaddin Eyyubi Suriye'yi aldıktan sonra ancak Kudüs'ü fethedebilmiştir. Dolayısıyla Suriye bu anlamda hem Müslümanlar hem Haçlı zihniyetini ruhlarında taşıyan Amerika ve Avrupalılar hem de İsrailliler için oldukça öneme sahiptir. Yüz yılı aşkın bir süredir emperyalistlerin egemenliği altında olan Suriye ve Mısır düştüğünde Kudüs de düşecek ve orada Siyonist İsrail'in varlığı son bulacaktır. Bu gerçek anlamda Kudüs'ün yeniden fethi demektir. Suriye bugün dahi bu özelliğiyle İsrail'in Ortadoğu'daki varlığının korunmasında önemi bir ülkedir. Bilindiği gibi Suriye'deki Baas rejiminin arkasında Fransa'nın desteği vardır.
Suriye'de halk ayaklanması artık bir devrim olmaktan çıkıp daha başından beri korkulan bir iç savaşa girmiştir. Suriye yönetiminden habersiz ülkeye sızarak direnişin merkezi Humus'ta iki hafta kalan ve burada belgesel çeken Fransız gazeteci Manon Loizeau, Humus'ta hayatın normal akışının tamamen durduğunu, direnişin, muhalif Hür Suriye Ordusu'na mensup askerler ile ordu birlikleri arasında adeta bir sokak savaşına dönüştüğünü yazıyor. Ayrıca "burada yaşananlar artık devrim değil, tam bir savaşı andırıyor" diyor. "Bir toplumun başına gelebilecek en kötü şey bir iç savaştır" sözü ışığında Suriye'ye baktığımızda, buranın büyük kanlı ve trajik olaylara gebe olduğunu görürüz. Çünkü İsrail ile komşu ve stratejik öneme sahip Suriye'de Baas rejimini iktidara getiren Fransa ve onun işbirlikçileri Amerika ve İsrail rahat durmayacaktır. Burada yalnız halkın değil, diğer güçlerinde rol aldıklarını, tıpkı Libya'da olduğu gibi yıkılan rejimin yerine Amerika, İsrail ve Batı'yı rahatsız etmeyecek yeni bir rejim getirmek istedikleri ve halkın devrimini çalmaya çalıştıklarını görmemek için kör olmak gerekir. Mısır'da sürdürülmek istenen oyun aynen Suriye'de devam ettirilmek istenmektedir. Bugün Suriye'de zinde güçlerin ajanları cirit atmakta, kimi açıktan kimi de gizli olarak bu halk ayaklanmasının başarıya ulaşmaması için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Dün Afganistan'da kaçak savaşan Amerika ve Rusya, bugün Suriye'de aynı şeyi sürdürmektedir. İç savaşın sürdüğü Suriye'de Rusya'nın Esad rejimine silah satışını nasıl açıklamalıyız? Ya da Bu noktada Amerika ve İsrail'in dur bekle politikaları izleyeceğini kim söyleyebilir? Ayrıca özgürlük için savaşan ve mücadele eden halkların başına daha sonra yeni efendiler getirildiğini bilinmektedir. Örneğin Mısır'da Kral Faruk'u götüren irade yerine Nasır'ı getirmiştir. Nasır'ı götüren irade Enver Sedat'ı getirmiştir. Enver Sedat'ı götüren irade yerine Mübarek'i getirmiştir. Bu yüzden birçok devrim tersine dönmüş, çalınmış ve kendi evlatlarını yemiştir...
Hava Kuvvetleri komutanı olan Hafız Esad darbe ile Suriye'de yüzde yedi nufusa sahip Nusayrilerden oluşan Baas rejimini kurarak bir dikta rejimi oluşturmuştur. Yerine geçen oğlu Beşşar Esad her ne kadar Batılı bir görünüme ve demokrasiye saygılı olduğunu söylese de babasından geri kalmayacağını, her şeye rağmen iktidarı kolay kolay bırakmayacağını göstermiştir. Biccacico'nun "kan dökenin kanı temiz" kalmaz diye bir sözü vardır. Baba Esad nasıl kan dökerek kanını kirletmişse, oğul Esad da aynı şekilde kan dökerek kanını kirleteceğinin işaretlerini fazlasıyla vermiştir. Bugüne kadar sekiz on bin kişinin öldüğü söylenen çatışmalarda bu sayının çok daha yüksek olduğu kaçınılmazdır. Suriye ordusu içindeki Sünni asker ve subayların ordudan kaçışı çoğaldığından, her dört suni askerin başına bir Nusayri asker diken Baas yönetimi bu noktadan sonra özgürlük ateşini söndüremeyecektir. Çünkü korku imparatorlukları artık kendilerini korkutmakta, uykularını kaçırmaktadır. Halkını düşman gören iktidarların artık kendileri düşman durumuna düşmüştür. Bütün baskı ve ölümlere rağmen muhaliflerin rejimin beyni sayılan Hava Kuvvetlerine roketlerle saldırarak rejime önemli bir mesaj vermiştir. Bu saldırı artık iç savaşın kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. 1908'de hava kuvvetleriyle bombaladıkları Hama ve Humus şehri küllerinden yeniden doğmuştur. Unutulmamalıdır ki, mücadelesi kanlı ve büyük olan devrimlerin zaferi kalıcı olur.
Bu ayaklanmalar, her şeye rağmen Arap halklarının devrimi değilse bile uyanışı sayılmalıdır. Bir silkinme, bir kendine geliş, bir öze dönüş olarak algılanmalıdır. Batılıların ekonomik nedenlerle sokağa döküldüğü bir zaman diliminde Müslümanların özgürlük için ayaklanmaları gelecek güzel günlerin müjdesi olarak algılanmalıdır. Zira ayeti kerimede "onlar istemese de Allah nurumun tamamlayacaktır" diye geçmektedir. 21. yüzyıl başında bu ayaklanmalar bu nurun doğacağının işaretlerini vermektedir. Bekleyin göreceksiniz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



