Devlet tasavvurunun yeterince yerleşmediği toplumlarda yönetim işleri bireylerin, grubların veya toplulukların istemlerine göre biçimlenir, uygulanır ve sonuçlanır. İstemlerse şartlara, etkili ya da zorlayıcı nedenlere veya durumlara bakılarak oluşur ya da oluşturulur. İlkeler, kurallar, teamül veya gelenekleri de kaçınılmaz olarak göreceli, izafi bir anlam ve değer taşırlar. Çoğunlukla da istemler bunları araç haline dönüştürerek kullanırlar.
Dolayısıyla devlet tasavvurunun olmadığı veya yerleşmediği toplumlarda biçimsel olarak başvurulan ya da gözetilen ilke ve kurallar vb. kendi mahiyetlerinden çıkartılan anlam ve değerler olarak tezahür etmezler. Sözkonusu istemlere göre farklı zaman ve ortamlarda değişik anlamlandırmalara ve değerlere dönüşürler, daha doğrusu dönüştürülürler. Araçsal, eş deyişle göreceli görünmeleri bundan dolayıdır. Yoksa ilkel toplumlarda da birtakım ilkeler, kurallar, teamül ve gelenekler sözkonusudur. Keza krallık, diktatörlük, oligarşi veya monarşilerde de ilkeler, kurallar teamüller düzinelerce bulunurlar. Üstelik bunlara sıkı sıkıya bağlılık, riayet, itibar ve saygı ağırlıklı bir nitelikte gözükür. Ne var ki, şaşırtıcı bir şekilde bunların anlam ve değerleri göreceli özellikte tezahür eder. Mesela kral, sadakat ve hizmetinde bir zaman hoşnut olduğu bir görevliye umulmadık biçimde lütuf ya da himmetde bulunduğu gibi, başka bir zamanda aynı gerekçelerle gazap veya zulmde de bulunabilir. Elbette kral, birtakım ilkelere, kurallara ya da teamüle şeklen dayanarak yapar bunları.
Çünkü insan ve toplumun yönetimi bakımından devlet tasavvurunun olmaması, özünde subjektiviteyi, öznelciliği, eş deyişle istemlerin keyfiliğini kaçınılmaz olarak içkindir. Somut göstergesi tâbilik-metbuluk, başka söyleyişle efendilik-kölelik olarak ortaya çıkar. Tarihin tozlu sayfaları bunun sayısız yansımaları, örnekleriyle doludur.
Devlet tasavvurunun zayıfladığı toplumlarda da yer yer benzer görünümlerle karşılaşmak olasıdır. Gerçi bu durumda marazlı, sayrılı bir özellikten sözetmek de mümkündür. Çünkü bilinç altında, hafızaların derinliklerinde, hatıraların katmanlarında yer yer hatırlamalar depreşir. Bu nedenle ani tepkiler, beklenmedik şaşırtıcı çıkışlar, sarsıcı davranışlar tezahür edebilir. Ama nekahet sürecindeki hasta gibi gücü elvermez ve beklenmedik içe kapanmalara tanık olunabilir.
Demek oluyor ki devlet tasavvuru, bir toplumun, aynı zamanda bireylerin benlik ve kişiliklerini oluşturan, kuran, geliştiren ve farklılığını ortaya koyan değerlerin bir muhassalası, eski ifadesiyle lübbü-l-lübü, özünün özüdür ve tezahürleridir. Birey ve toplumun dışında, üstünde ayrı bir kategori olarak vardan bir olgu değildir. Öyle gözüküp algılanması bir esrime, yanılsama, büyük ölçüde yanılgıdır.
Sanıyorum, Türkiye'de, düşünce dünyamızda bir sorun olarak temelde yatan, işte sözkonusu devlet tasavvuru eksikliği ya da zafiyeti olmalıdır. Hukuktan, özgürlükten, ahlâktan, inaçtan, kültürden, hak ve adaletten, birey ve kamudan, güvenlik ve huzurdan sözedilirken, bütün bunları tezahür ettirebilecek bir olguyu, devlet tasavvurunu ya ihmal ediyor ya önemsemiyor, yerliyerine oturtamıyor ya da bilinçli-bilinçsiz yoksayıyoruz. Adeta özgürlük, güvenlik, refah, adalet diye seslendiğimizde, mücessem bir varlığın duygu ve algısı içindeymişiz gibiyiz. Örnekle somutlaştıralım. Tokat/Reşadiye'de yedi askerimizin pusuya düşürülerek şehit edilmesine "provokasyon" veya "komplo" nitelendirmesinde bulunulmasında olduğu gibi. Ya da sosyal güvenlikten sorumlu bakanın "Özel hastaneler istedi, hasta katkı payını % 70'e kadar çıkarttık" beyanında olduğu gibi. Benzer abuk beyanları hatırlatmak bile abes görülmelidir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




