"Ölüm verme sanatında en usta olan sensin"... Giyotin şiirinin Ulusal Bıçak bölümüne böyle başlıyor Ülkü Tamer...
Derin tahlillere girişip şairin bu dizeyi hangi bağlamda söylediğine dair yorumlar yapmayacağım. Nihayetinde bu dizenin bu türden gayretlere ihtiyacı da yok. Pekâlâ tarihin herhangi bir zamanında vuku bulan "ölüm verme" (katliam) süreçleriyle bir noktada kesiştirebiliriz.
Şimdi son günlerde onlarcasına rastladığımız şu utanç verici haber cümlesine bir bakalım: "Terörist zannedilerek 50 kişilik grup bombalandı." Basın diline kanlı bir leke gibi yapışan bu ve benzeri cümleleri müteakiben hangi satırların geldiğini biliyorsunuz: "35 kişi öldü!"
İnsana, eşyaya ve tabiata kasteden bir zihniyet için ne kadar da kolayca söyleniveriyor. Bu zihniyet, maalesef on yıllardır hâkim bir makamı kullanıyor. Oysa, bu makamın dildeki karşılıkları arasında talih, baht, kut, saadet, mutluluk, nimet, zengin ve varlıklı olma gibi mütebessim çehreler var.
Fakat, kelimeyi sadece "ülkenin en üst siyasî teşkilatı" ölçeği içinde tasarlayınca ilgili yapıyı oluşturanlar, böyle oluyor. Övünç duyulan (yoksa utanç mı duyulmalı) ve bütün teknolojik donanımlarla donatılan silahlarını, hizmetinde olması gerektiği insanlara (halkına, tebaasına) çeviriyor.
İçe dönük bir hizalama organizasyonundan bahsetmek istemiyorum...
Pek çok örneğini kaydetmiş olmalı tarih; fakat şu sonuncusu tam bir felaket... Bölgeyi bilenlerin ifade ettiği üzere, yüz yıldan beri bilinen bir kaçakçılık yolunda meydana geliyor... Üstelik bilinen, kontrollü bir şekilde göz yumulan, kim bilir, belki de (bu yolda pek çok hikâye anlatılır halk arasında) ortaklaşa yürütülen bir meslek haline gelmiş bütün bölgede "kaçakçılık"... Bölgenin ana ekonomik damarı olmuş... Var mıdır aramızda kaçak çay yahut sigara kullanmayan; kaçak benzin, kaçak mazot, kaçak şu bu...
Fakat hayır, "35 zanlı" ölüyor ve biz hâlâ yazı yazıyoruz...
Otorite ve takım arkadaşları bu işe "kaza" diyecek elbet, hata diyecek. Resmen yalanlayamasa da "sehven" ifadesinin arkasına sığınacak: "Sorumlular cezasını bulacak!"
Hukuk bürokrasisiyle siyaset arenası kahramanlarının insafına kalan hangi süreç nihai bir çözüme kavuşmuş ki?
Aslında sorumlu genel olarak belliyken, hayır efendim, "zan bilinci" harekete geçecek, "su-i zan refleksi" sergilenecektir. Ebedî bir hastalıktan bahsediyoruz. Ve soruyoruz, devletin koltuğu "zan"la nasıl doldurulur?
Ama dolduruluyor. Sürekli zanlı, sürekli şüpheli üretsin. Kendi arızalarının tatminkârlığına odaklanmış sistem, buna aç, buna muhtaç sanki!
Merak ediyorum, insan hakları konusunda onlarca dernek var memlekette. Bunların yaptığı araştırmaları merak ediyorum, neler, kimler şimdiye kadar potansiyel suçlu addedilmiş? Ve kimler, nasıl mağdur edilmiş? Nasıl bir liste çıkar önümüze acaba?
Gelin bu sefih standardı artık yok edin!
Uludere'de vuku bulan müteneffir olayı diğer benzeri olaylardan ayıran çok önemli bir husus var: İstihbaratın insansız hava aracından alınmış olması! Burada bir ironi yatıyor, ne acı. "İnsansız hava aracı" lafına bakın! Mesele bu değil, mesele, insanlıktan çıkmışlıkla ilgili bir sürecin varlığı. İnsandan, insanlıktan mahrum olan bir yapı, insaftan ve imandan da çıkmış oluyor...
Ve tabii, hiç acımıyor, öldürüyor, öldürüyor...
Bir şiiriyle başlamıştık, başka şiirleriyle bitirelim. Ülkü Tamer, Üşür Ölüm Bile şiirinde şöyle diyor:
"Diz çöktüler karşısında
Sonra ateş ettiler
Parçalanan yüreğine
Yuva kurdu mermiler"
Kırda Vurulanların Türküsü'nde ise şu dörtlük var:
"Telef olduk kır içinde
Hançer idik kına döndük.
Tane iken nar içinde
Kuru otta cana döndük"...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



