Şahsiyeti bütünleşmiş insanlar temelde kendisiyle barışıktır. Bunalımlar dışında, çevresiyle uyum içinde yaşar. Zamanla görülebilecek değişimler de A. H. Tanpınar'ın ifadesiyle, "Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek" şeklinde ifade edilebilir bir niteliktedir.
Elbette her insan bir din ve kültürün içinde doğmuş, kendine yakın bulduğu bir dünya görüşünü benimsemiştir. Benimsediği din ve dünya görüşünün ona yüklediği sorumluluklar, tahsil ve terbiye ile edindiği kültürel donanımlar vardır. Bütün bunlar zamanla gelişip değişebilir ve o insanın karakteriyle şahsiyetinin özelliklerini oluşturur. Bu özelliklerin, bunalım veya şok sayılabilecek durumlar dışında, birden bire değişmesi mümkün değildir.
Kimse bir gecede buluğa ermediği gibi birden bire hidayete de eremez. Onun için bir hazırlık dönemi herkeste görülür. Peygamberlerle meşhur evliyaların hayatı da ortada... İhtilal yapanlar bile bir süre hazırlık dönemi geçirir, kadrosunu yetiştirir. Siyasal tavırlar da böyledir.
Bunun istisnası yok mu? Elbette var: İlk görüşte aşk.. Şeyh Galib bunu şöyle ifade eder:
"Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır"...
Darbeler ve değişmeler
Aşk dışındaki her şey, büyük ölçüde sosyaldir. Bunlar da son bakışta aşk gibidir...
İçinde bulunduğumuz aile ve sosyal çevreden ötürü, insanların çoğu tutku haline gelmeyen şahsî meselelerle siyasî tercihlerini pervasızca ortaya koyamaz. Eğer psikolojik bir rahatsızlığı yoksa, hayatî meseleler dışında kimse çevresiyle çatışmak istemez. Hastalıklı psikolojilerle özel durumlar hariç, kimse yalnız kalmayı göze alamaz. Çünkü insan insana muhtaç olduğu için, insanların çoğu ciddî bir sebep yoksa vefa duygusuyla alışkanlıklarından kopamaz.
İnsanî olanla İslâmî olanın kesiştiği önemli noktalardan biri budur. Fakat yaşadıkları hayattan umduklarını bulamayanların yahut beraber oldukları insanlarla anlaşmakta sıkıntı çekenlerin sık sık çevre değiştirdiği görülür. Çünkü değişmemişse de öyle görünmek ister...
Öte yandan, bir toplum tümü kısa sürede değişemez, o yüzden de o toplum adına birilerinin kalkıp sözcü rolüne soyunarak bir şeyler söylemelerinin önemi yok. Çünkü "değiştik" sözüyle amacı şovdan ibarettir. Yalnız şu atasözünü hatırlatır: "Kişi refîkini kendi gibi bilir".
Gerek devrimci kesimden, gerekse İslâmi kesimden zaman zaman yükselen "değiştim" sözünün ferdî bir hayat macerasının ifadesinden öteye politik bir gösteriye dönüşmesi, gerçekten sorunlu bir psikolojinin ifadesidir. Çünkü medenî insanlar zamanla tabii bir değişim geçirirler. Burada değişen şeyler yanında, değişmeyen temel değerler de vardır. Bunlar, insanların şahsiyetini ve toplumların karakterini belirler. Temel tavırlarda birden bire değişim görülmez.
Bu arada, hiç bir kesim üniformalı bir topluluk olmadığı sürece, öncelikleri konusunda söylenenler, her genellemenin hatasını taşır. "Yıldız" olduğunu söyleyerek "tek adam" rolünü oynayanların bulunduğu çevrelerde, fikriyatın veya edebiyatın hasını yapma iddiasına girenin kuşkuyla karşılanması tabii. "Kerameti kendinden menkul şeyh" olmaya özenenler, kendi niyetlerine yönelik hakaretlere ses çıkarmayan bir "cemaat" bulamayacağı için, söyledikleri ve yazdıkları belli kriterlerle değerlendirilir. Bu yüzden, meramını ifadede zorluk çekenlerin ideolojik tavırlara girmesi yanlış. Çünkü yaşadıkları kişisel bir maceradır, şahıslarına özgüdür.
"Değiştim" edebiyatıyla şov yapanlara her darbe sonrasında rastladık. Hepsi de değiştirdikleri tavırları başkalarının da benimsediğini sanarak, daha önce beraber olduğu insanlara hakaret ettiler, sosyal yozlaşmayı içinden çıktıkları kesime has bir özellik gibi göstermek gafletine düştüler. Bu haksızlığın temelinde mantık bozukluğu var. Bir şeyi kendi zemininden saptırırsanız sonunda her şeye olduğu kadar kendinize de yabancılaşırsınız. O bakımdan bu arkadaşlar talihsiz birer zavallı. Bu düşüşten de haz duydukları görülüyor. Çünkü popüler gazetecilere verdikleri günah çıkarma mülâkatlarıyla, kitaplarının reklamını yapıyorlar.
Sözün kısası, 1960'tan beri her darbe sonrasında ayakları yere basan ve yaşadıkları sistemi geç de olsa idrak eden çeşitli tipler görüldü. Konumunun yanlışlığını samimi olarak anlayanlar, bunu telafi etmek için kitap okur ve kendini yeniler. Bunu yaparken tabii ve medeni davranırlar. Başkalarının niyetlerini itham ederek vebale girmez, darbelerle toplumu istedikleri şekle sokacaklarını düşünen insanlara cesaret vermezler; değişimlerini şova çevirmezler.
Edebiyat ve zihniyet
Dünya görüşü ve edebiyat ilişkisi sanıldığından daha köklü, daha derin bir ilişkidir. Medeniyet değişimini iki kere yaşamış bir millet olarak bunu en fazla idrak eden toplumlardan biriyiz. Bütün dünya da böyle. Eski Yunan ve Latin edebiyatlarının Orta Çağ boyunca unutturulması ve Hıristiyanî bir anlayışın Kilise gözetiminde eğitim, edebiyat ve tiyatro faaliyetlerine hakim olması tesadüfî değildir. Rönesans'la birlikte, yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkışının en dikkate değer belirtisi, sanat ve edebiyat eserlerinde görülür. Bir medeniyet krizi ile başlayan Tanzimat sonrası yeni Türk düşüncesi ve edebiyatının bütün farklı nesilleriyle ortaya koydukları eserlerde yeni insan tipi ve farklı dünya görüşü kendisini gösterir. Aslında batılılaşma düşüncesiyle birlikte pozitivist yönde gelişen zihniyet değişimi de edebiyatımıza girmiştir.
Zihniyet, her türlü entelektüel faaliyeti etkiler. Çünkü insan zihni ve gönlü ile tercihleri arasında çok yakın ilişki vardır. Duygularımızla düşüncelerimizin ortak ifadesi dilimizdedir ve bu da belli kalıplarda teşekkül eder. Çoğu zaman kendimize ait sandığımız pek çok görüş, esasen başkalarından derlenmiş düşünce kırıntılarından ibarettir. Ne ver ki, her insan kendine özgü bir terkiptir ve hiçbir şekilde başkasının kopyası değildir. Severek naklettikleri bile, nihayet kendi aynasından yansıyan görüntülerdir. İşte bu aynayı da resim gibi gösteren ve bir yere yerleştiren çerçevedir. Elbette bu resmin yüzü kadar çerçevenin motifleri de önemlidir.
Eğer batılı bir kafa yapısına sahip olmuşsanız, batılı değer yargılarını inkâr ederken bile batılının argümanlarını kullanır, onun söylemleriyle görüşlerinizi savunursunuz. Çünkü batılı kalıplar hem kolay öğreniliyor, hem de kullanışlı... O yüzden de batılının liberal görüşlerini benimseyenler bile, sosyalist veya marksist görüşleri batılı yazarların ifadeleriyle eleştirirler.
Edebiyat ve düşünce alanında, geleneğe bağlı şahsiyetlerle her alanda başka bir kültürün sözcülüğünü üstlenenler arasında çok önemli bir çatışma görülür. Bu gelenek ve yenilik çatışmasının her toplumda gerginliklere yol açtığı ve yeni nesillerin enerjisini boşa tükettiği biliniyor. Bunlar arasında makul olan orta yolun, A. H. Tanpınar'ın ifade ettiği şu formülde olduğunu söyleyebiliriz:
"Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



