Sonbaharın sonunda kışın ilk ayındayız ya, siyaset dahil bütün sosyo-ekonomik faaliyetler alabildiğine hızlandı, yetişebilene aşk olsun! Kasım başından itibaren pek çok şey daha da hızlandı, gelişmelere erişmeye gayret ediyoruz. Nitekim son günlerde her gün birkaç önemli gelişme oluyor, hayatın değişik alanlarındaki görüşme, istişare ve çalışmalardayım.
Gittiğim yerlerde en çok sorulan sorulardan biri "Dersim" diğeri de "Suriye" olunca, bu konuda yazmamak olmaz. Yine böyle hareketli ve yoğun bir günün ardından, akşam eve ulaşıp bilgisayarımı açtığımda, Üstadım Süleyman Karagülle'nin haftalık çalışmalarımız arasında "Dersim ve Suriye" konusunu da ele aldığını görünce, artık yazmak farz oldu. Yazacaklarım o notlardan derlenmiştir.
Önce minik bir girizgahla konuya giriş yapalım.
Devletler öncesindeki topluluklar kabile dengesine dayanırdı. Aynı yerde yaşayanlar değişik zaruretlerden dolayı birbirlerinden ayrılamazlar, aynı yerde gruplanarak yaşarlardı. Kabileden biri diğer kabileden birisine dokunamaz, sataşamazdı. Dokunduğu zaman büyük kavgalar çıkardı. Dolayısıyla kabileler gruplanırlar ve devletler nasıl savaşmıyorlarsa onlar da birbirleriyle savaşmazlardı. Ama karşı kabileyi yenebileceklerini hissettikleri zaman da çatışma olur, savaş olur ve kabilenin biri diğerini ortadan kaldırırdı. Girizgahımız bu kadar.
***
İstiklâl Savaşı'nda genellikle Kürtler ve Aleviler bizimle beraber oldular ama aşiret kavgaları sebebiyle karşı tarafta yer alanlar da oldu. Karşı tarafta yer alanlar az oldu, çok oldu ama sonuç olarak İstiklâl Savaşı kazanıldığında bizimle işbirliği yapanlar galip gelmiş oldu.
Karşı tarafta olanlar bu sonucu sindiremedi, savaştan sonra da İngilizlerle bir olarak bizimle işbirliği yapan kabilelere saldırmaya başladılar. Devlet asker gönderdi ama sorun bir türlü çözülemedi. Düşmanla işbirliği yapan kabileler dağlara çıktılar ve karşı olan kabilelere her türlü zulmü yapmaya başladılar. Dersim halkının çoğu bizar oldu.
Gelişmelerin nihayetinde askeri taktiğin uygulanmasına o devrin cumhurbaşkanı ve başbakan karar veriyor: Komutana emrediyorlar; savaş usulü ile eşkıyaları ve isyanı bitir!
Savaş usulünde adalet yoktur, galip gelmek için ne gerekiyorsa o yapılır.
Komutan da bir iki köy seçiyor, işbirlikçi aşiretten olan köyleri seçiyor; kadınları, yaşlıları, çocukları da toplayıp öldürüyor. Bir yapmışsa on olarak büyütüyor ve dağdakileri inmeye mecbur ediyor. Dağdan inenleri öldürmüyor, onları sürüyor. Böylece Dersim'de karşı kabileden kimse kalmıyor veya kalanlar da artık ses çıkaramıyor.
Dersim'de kalanlar son derece memnundurlar. Hem tehlikeden kurtulmuş hem de Dersim'de onlara hasım bırakılmamıştır. Ondan sonra da yalnız Dersim'de değil, bütün Türkiye'de PKK terörüne kadar herhangi bir hareket olmamıştır. Dersimliler de devlete ve CHP'ye canı gönülden bağlanmışlardır. Bu sebepledir ki hâlâ silme oylar CHP'ye veriliyor, Dersim'de (Tunceli'de) CHP'den başka parti yok!
***
Dünyayı fesada vermekte olan sömürü sermayesi şimdi kışkırtıyor ve tarih olmuş olan olayları yeniden diriltiyor. Her suçun müruru zamanı vardır. İslâmiyet'te müruru zaman yoktur ama kan davalarında 33 seneden fazla zaman geçmişse artık o davalara bakılmaz.
Yeryüzü insanlığındır. Kim imar ederse orası onun olur. Malazgirt'te Bizanslıları önce yendik, sonra İstanbul'u da ellerinden aldık. Dedelerimiz onların dedelerine haksızlık etmiş olurlar ama Türkiye artık bizimdir. Biz İstanbul'u 500 bin olarak aldık, bugün 15 milyon nüfusa çıkardık. Otuzda biri onların olabilir. Zaten Türkiye'de yaşıyorlar, biz de bir şey demiyoruz. Ama şimdi Yunanlılar gelecek, 'İstanbul bizimdir, verin!' diyecek. 15 milyon insanı ne yapalım, intihar mı etsinler; böyle mantık olur mu?!.
Şimdi Dersimlilerden özür dilersek, yarın Ermenilerden de özür dilememiz gerekecek! Onlardan özür dilersek, yarın Yunanlılar da sıraya girecek! Yunanlılardan özür dilersek, o zaman tüm Hıristiyanlardan özür dilememiz gerekecek!.. (Bitmedi, devam edeceğim...)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



