Hüseyin Rahmi Gürpınar, ay farkını bir tarafa bırakırsak, benden tam yüz yaş büyük. 1864'te o selamlamış dünyayı, 1964'te ben. Ne güzel, dünyaya gelişlerimiz arasındaki bu bir asırlık fark, bizi birbirinden ayırt etmeye yetmemiş.
Önce gelen ve sonrakilere büyük bir edebî miras bırakan Gürpınar, ilgi odağımda olmuş bir yazardır. Zira o, Türk edebiyatında "Hace-i Evvel" kabul edilen Ahmet Mithat Efendi'yi takiben "Hace-i Sânî" sıfatıyla anılabilecek bir yazardır. Bu doğrultuda görüş beyan etmeye devam ederek şöyle diyeceğim: Belki herkes değil, fakat edebiyatın "toplumsal fayda"cılığını öne çıkaran -çıkaracak olan- sonraki dönem kalem erbabı, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın hakkını sahiden teslim etmelidir. Bu teslimat, onun birikiminden istifadeyle gerçekleşecektir.
Mürebbiye, Şıpsevdi, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Gulyabani... Resmî ortamlarda (okullarda) çokça dikkat çekilen bu eserlerinden önce, ben Kesik Baş adlı romanını okudum Hüseyin Rahmi'nin. "Ortaokul"da, sanırım ikinci sınıftaydım. Şimdiki adlandırmayla söyleyelim, İlköğretim 7. Sınıf. Gürpınar'ın 1942'de yazdığı bu kitabı (Atlas Kitabevi, 1972, 3. Baskı), yatılı olarak okumakta olduğum Bandırma'da tesadüfen (Hayır, harçlığım ona yettiği için) almış, yaz tatilinde Dursunbey'de, köyde okuyup bitirmiştim. Otuz şu kadar yılı geçmiş olan bu okuma serüveninin izlerini hâlâ üzerimde taşımakla birlikte, bu yazı için Kesik Baş'ı tekrar elime alıyorum.
Kesik Baş, "Polisiye" sınıfında değerlendirilebilecek bir romandır. Esere, sarhoşluktan ötürü kör bir kuyuya düşen Nafiz Efendi'nin, oradan bir "kesik baş"la çıkması anlatılarak girilir. Şu halde roman "kesik baş"ın gövdesinin bulunmasına kilitlenecektir.
Ortada bir cinayet vardır. Olayın çözümü için Remzi ve Seyid Efendiler dedektifliğe tayin edilmiştir. Onlarla birlikte devrin İstanbul'unu gezer tozarız. Kuru bir araziyi adımlayıp durmaktan değil, İstanbul'u mesken tutmuş ve orada kendi cennetini kurmuş her bir farklı 'unsur'un bir arada oluşundan, ortak bulunuşundan bahsediyorum. Gürpınar'ın, çok değil, 1940'lardan yansıttığı İstanbul sahnesinde, dikkate değer "hayatî" bir çeşitlilik ve zenginlik vardır.
Gerçi vasfını çizdiğimiz hayat sahnesinde romanın iskeletini oluşturan cinayet gibi kötü vasıflı vukuatlar da vardır. Fakat bu vukuatların temel sebebi "kavmî" ayrılıklar değil, âdî (gayr-i insanî, gayr-i İslâmî) hayat tarzlarıdır. Vasfettiğimiz menfî hayat tarzı üstelik genel kabul dahilindedir, yani bir 'kesim'e bağlı olmaktan ziyade, hemen her 'kesim'de rastlanabilecek bir hâl almıştır. Her neyse, "kesik baş" Raif Bey adlı zengin şahsın gövdesinden ayrılmıştır. Cinayeti, Alber ile metresi Madmazel Flora işlemişlerdir. Raif Bey'i tuzağa düşürüp öldürmüşler ve parasını alarak Avrupa'ya yol almışlardır. Uzatmaya gerek yok, olayın akıbetini İtalya basınından öğreniriz: Flora, sonraki zamanlarda kendisine ihanet edecek olan Alber'i öldürdükten sonra, intihar eder.
Hüseyin Rahmi'yi ve onun "Kesik Baş" romanını gündemime alış sebebim edebî bir takım tetkik ve tahliller yapmak değil. Yahut şöyle söyleyeyim, Gürpınar ve eseri ile ilgili olarak buraya kadar yaptığım değiniler burada kalsın. Bunun anlamı, başka maksadım olduğu yolundadır, doğrudur.
Burada şunu itiraf edeyim: "Kesik Baş" romanını otuz şu kadar yıl sonra bana hatırlatan, eserde anlatılanlarla birebir olmasa da benzerlikler taşıyan güncel polisiye olaylardır. Hayır hayır, şu meşhur Etiler cinayetinden bahsetmiyorum sadece, nitekim benzerleri başka yerlerde de vuku bulmuştur, her an vuku bulmaktadır. Yakın geçmişin gazete arşivlerinden aktarıyorum, son aylarda İstanbul Gaziosmanpaşa'da, Lüleburgaz'da, Bursa'da, İzmir'de; hatta Hollanda'da, Almanya'da, Tayland'da, Meksika'da, dünyanın bin bir diyarında benzeri cinayetler işlenmiştir.
Pek çoğu gazetelerimizin üçüncü sayfalarımızı süsleyen bu "kesik baş" hadiselerinden birisi var ki pek ilginç. İlginçlik, olaya karışanların niteliğinden ve "kesik baş"ın mahiyetinden kaynaklanıyor. Nedir bu nitelik, bu mahiyet?
Şöyle özetleyelim: Bir diş hekimi, üyesi olduğu hekimler odasında nüfuz elde etmek istemektedir. Dolayısıyla, mevcut oda başkanıyla arası limonileşmiştir. İş büyür, dentist (dişçi) kardeş, sayın başkanına 'bir şekilde' göz dağı vermelidir. Çözüm: Adrese teslim, kesik köpek başı!.. Tehdit kabul edilecek bu kargo işlemi, pek tabii olarak emniyet ve adliye ekiplerini harekete geçirir...
Bakın şu fena hâle, roman veya sıradan bir haber olarak "Kesik Baş" cinayetlerinden başlayıp sözü "kesik köpek başı"na getirmiş bulunuyorum.. Bir yazar böylesi bir hataya düşer mi? Ben düştüm ve zihnimdeki bütün tasarılar uçup gitti! Şimdi ne yapacağım, sözü nasıl bağlayacağım? Yazık, bu yazı için en başta yaptığım yazılı plâna aykırı hareket edeceğim!
Madem çaresizim, şöyle diyeyim: Bize, yani ortak coğrafyada yaşayan hepimize, on yıllardır "barbarlar"ın geleceği tehdidinde bulunuluyor. "Gönül Dağı"nın esenliği yerine korku karanlığı salınıyor insanımızın arasına. "Kesik köpek başları"ndan imajlar gönderiliyor, gösteriliyor...
Beyler, deniz bitti diyoruz, bu biline!
Ramazan ayının diriltici ortamına giriyoruz, kutlu azim günlerine... Allah'ın rahmeti üzerimize ola...
İletişim: P. K. 205, Ulucami, Bursa/ www.cevatakkanat.blogcu.com


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



