Oturduk ve üç adet çay söyledik. Bu daha dün Ramazanla birlikte ardımızda bıraktığımız rahmani güzel günlerin tadını alalım diye bir yağmur bereketiyle geldiği ve bize serinlik verdiği günlerden bir gün. İkindiüstü idi ve denizin öyle insanın içine doğru akan maviliği de uzanıyordu karşımızda. Şiirin de içine giren, mısraların ihtişamlı yalnızlığında yürüyüş tutturan üç şair. Çünkü yalnızlığını kopartarak düşer algı bulvarına mısralar. Sonra bir araya gelirler ve bir bütün oluşturup kendini yaşatırlar öylece... Yani kendilerini yaşatmak için bekletilip durmazlar durdukları yerde. Öyle ya arz geniştir ve durmak olmazdı elbet. Hareketin hareket olması için bir kendini yaşamak lazım gelir. Yaşanmaya razı olunmuyorsa ne kıymeti kalır ki hareketlerin. Bunu biraz deneme türünde ve hikâyede de gözlemlediğimi söylüyorum. Akıcı bir şeylerdir bunlar. Gelmeleri gerektiği anda çıkarlar ortaya...
Bakıyorum da karşımızdaki deniz, dalgalarını da hafiften oynaştırarak kıyıya doğru hamlelere girişip geri çekiliyor. Naz yapıyor gibi. Ya da kocaman bir dalga oluşturup tsunami özlemi içinde bir yıkımla girişmiyorlar mavi dalgacıklar oyunbozanlığa. Tabii bu acılar denizi değil diyorum. Tabii içimizi acıtan bizi bizden alıkoyan, bizi biz olmaktan ıraklaştıran bir havayı solumuyor gökyüzüne doğru bu dalgacı dalgacıklar. Gökyüzüne buharlaşsın ve rahmet yağmuru olarak yeryüzüne gelsin diyedir amacı herhalde dalgacıkların. Biraz da yerinden yavaşça sökün edip gelmeye uğraşan bir mısra gibi bir bakmışsınız aniden kıyıya vurmuşlardır kendilerini…
Ben bu ani gelişleri hep bir hayret içinde izlemişimdir. Aniden bir çarpışma olmuştur. Aniden bir bıçak saplanıvermiştir göğsünüze. Aniden bir silah patlamıştır. Aniden gökyüzünde uçaklar hiç görmedikleri, gözlerine bakmadıkları insanların üzerine bombalarını bırakmışlardır. Aniden bir bomba oyuncak şeklinde görünüvermiştir bir çocuğun önünde. Aniden bir ihtilal, aniden bir yirmi sekiz şubat… Ve o gün 28 Şubat 1997’de dilimize, zihnimize ve fikrimize işlenmiştir mısralar: "Bu ne telaş şubat hanım gidiyorsunuz demek / cuma günü üstelik önemli kararların alındığı günde / uslu bir çocuk gibi durmuyor değil mi deniz / birçok şeyin sonucunda biraz da akil kalarak / ankaralardan uçurtulan teşri’i troplarla / yağmura koşturmuşsunuz hemen erkenden sabah."
Evet, akşam olur sabah olur, keyifleri ne zaman yerine gelir, ne zaman tatlı canları isterse o an yekinirler yerlerinden. Golf sopalarını, tenis toplarını bir güzel muhafazaya bırakarak bir şey olmamış gibi. Gencecik insanlar ölmüş dağ başlarında bir şey olmamış gibi. Saatlerce sürmüşmüş çatışmalar bir şey olmamış gibi. Analar nasıl olsa alışmıştır ağlamaya. Ağlarsa anam ağlar, gayrisi yalan ağlar, sözü boşuna söylenmemiştir elbet... Ama kendini yaşamak o kadar kolay değil. Önce usta bir belleyici olmak şart... Sonrasında usta bir karşı koyucu olmak gerekiyor. Karşı konulmayınca şiire giden ırmak akmaz olur. Göz pınarlarının kuruduğu gibi şiir de kurur elbet. Ve nihayet denilir ki, çaydan da vazgeçtik, deniz de küser elbet, bakmaz yüzümüze. Acılar denizi olur çıkar karşımıza:
Tetik düşürdüğünde avcı müthiş bir
öldürme tripine yakalanmıştır
haydi hoşça kal sevgili hüzünbaz
teşrifatçı yoktur, zindancı vardır
tabiat ayetlerden müteşekkildir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



