Hâkimiyet, hükmetme temel duygu ve dürtüsü insanın yer yüzünde varoluşunun yönünü ve konumunu anlamada birincil unsurdur, denilse yeridir. Ama bu onun hemen, kolaycacık ve kesin bir şekilde tanımlanacağı anlamına da gelmez. Aksine üzerinde düşünüldükçe, tanımlamaya uğraştıkça sınırlarının genişlediğini, mahiyetinin binbir tarz katmanlardan oluştuğunu, özelliklerinin alabildiğince çeşitliliğe büründüğünü görmek olasıdır, dahası mümkündür. İhtimallere açıklığıysa cabasıdır.
Bu temel duygu ve dürtünün insanlık tarihi sürecinde ne çetin sorunlara yol açtığını, bizzat insanın ve toplumların ne türden zorluklar ve çatışmalar içinde heba olup gittiklerini vb. işâret etmesi bakımından siyaset alanı en çarpıcı göstergedir. Bizzat siyaset alanı dediğimiz yön zaten hükmetme temel duygusunun binbir şekilli görünümünü ifade eder. Siyaset alanı, kendi özgürlüğünü de belirtmek için olmalı, bunu iktidar imiyle (symbol, simge) somuta, kavranılır düzeye aktarmaya çalışmıştır. Bu anlamda iktidar, dediğimizde açık-seçik, sınırları, mahiyeti, özelliği, hedefi ve amacı mutlak belli olan bir olgudan söz ederiz. Fakat ona yöneldiğimiz anda, onunla temasımız somutlaştığı esnada tüm belirginliklerin buğulanmaya başladığını fark ederiz. Daha doğrusu özellikle ve yetenekleri farklı gelişim gösterebilmiş bazı kişiler bunun farkına varabilirler. Bu türden kişiler insanlık tarihinde pek de fazla sayıda değildir.
Demek oluyor ki, iktidar olgusu insanın, toplumun/toplumların, tarih ve kültürün hemen tanımladığı, olumlu ve olumsuzluklara aynı şiddette yönelebilme gücünü tam tespite kavuşturmuş sayılmamalıdır. Çünkü insanın özünde taşıdığı hükmetme temel duygusu, mesela onu doğanın en acımasız, en zalim varlığı haline dönüştürebileceği gibi tam aksi konumda bir varlığa, yani insan olmaya da sevk edebilir. Hükmetme, emretme, buyurma isteğini nerede, nasıl ve ne şekilde gerçekleştirmesi öyle basit, kolay ve sorunsuz değildir. Erdemli ya da erdemsiz bir hayat ve kişilik sahibi olup olamamanın sırrı da burada aranmalıdır. Hükmetme hırsımızı, emretme kibrimizi, buyurma gururumuzu denetim, murakabe ve muhasebe ölçeğinde tartabiliyor muyuz? Yoksa hükmetme temel duygusunun doğal akışına mı kaptırıyoruz kendimizi?
Sanıyorum, bizim siyaset ve düşünce dünyamız iktidar dolayısıyla hükmetme temel duygusunu uzun bir süredir, bilgiçlik kabilinden bilir gibi yapsa da, hem bilgi olarak özümleyip içselleştiremedi, hem de bilinç, eşdeyişle bilgelik (hikmet, irfan) düzeyinde kavramaya yönelmedi. Bakir bir duygu, hiç bir sınıra riayet etmeyecek bir gizilgüç (potential), bir kuvve olarak sadece algılandı. Anlama ve kavrama işlemine bile konu edilmedi, hatta bundan kaçınıldı. Mesela Mevlana'nın Mesnevi'sinde dönüp dönüp vurgularla işâret edilen, anlatılmak istenen nedir ki! Sadi'nin Bostan ve Gülistan'ı insanın bu yönünü betimleyerek anlatmıyor mu? Yusuf Has Hacip'in Kutadgu Bilig'ini, Fârâbi'nin Medinet-ül Fâzılası'nı, hiç değilse okumuş mudurlar siyaset yapanlar?
Özetle iktidar-demokrasi bağlantısını yerli yerine oturtmadan, bunu içselleştirmeden siyasetimiz de, ülkemiz de, toplumumuz da huzura, barışa kavuşamaz. Yani iktidarın sınırlandırılması ve paylaşımının teknik ifadesi olan demokrasi bir zarftır, mazrufu, içeriği, özü ahlâk (aynı zamanda inanç), hukuk, kültürüdür.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



