Sağlam bir sığınağı olmalı insanın. Gerçek anlamda sağlam, kuvvet ve kudreti tartışmasız bir sığınak. Sığınacaksa insan öyle olmalı değil mi?
Hangi kapıya sığınmalı insan?
Kimdir ve nedir gerçekten kurtarıcı olan?
Mü'min için yaratan, yaşatan, rızıklandıran, olgunlaştıran, ihtiyarlatan, öldüren ve tekrar diriltecek olan Allah (CC). Ancak O'dur gerçek sığınak.
İktidarların mutlak sahibi, yöneteni, hakimi O'dur ancak.
Yöneticilerin tümü mecazen yönetir. Çünkü iktidarların tümü sınırlı ve gelip geçicidir.
Gerçek sığınak ise mutlak hükümdar, terbiye ediciden başkası olamaz.
Yani yaratan, yaşatan ve hakkıyla yöneten O'ndan başkası değildir.
Oysa insan tarih boyunca kendisi gibi yaratılmış olanları, kulları, eşyayı, aklını, heva ve arzularını, hırslarını, silahlarını ... merkeze koyarak sapmaya meyletmiş.
Kişi aklını ve yüreğini en güvenilir sığınağa emanet etmeyince sahte sığınaklar icad edegelmiş.
Tarih boyunca, sürekli ölmüş insan ama yine de usanmamış.
Mezarlıklar, hiç tükenmeyecekmiş gibi sorumsuzca saltanat süren hırsların işaret taşları olmuş.
Kimi cinlere sığınmış. Kimi batıl dinlere...
Kimi sahip olduğu fiziki güç ve imkanlara sığınmış kimi bir başka nesnenin yahut beşerin gölgesine.
Mü'minlerin yol haritası Kur'an, muavvizeteyn adıyla bildiğimiz Felak ve Nas surelerinde tam da bunu anlatır. İnsanın ürettiği sahte iltica adreslerini, korku ve endişeleri, vesveseleri, ayartmaları reddederek görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen tüm varlığın gerçek sahibine, mutlak hakimine çağırır. Yalnız Allah'a sığınmaya çağırır insanlığı.
Aksi yönde tercih koyanlar kitabın diliyle cahillerdir. Ve cehalet aklı, iradeyi, kalbi etkisi altına alır. Bu yolda gayretli ve inatçı olanlar cehaletin gönüllü elçiliğini yaparlar.
Allah'ı yitiren her şeyi yitirmez mi oysa!
İlmi, edebi, ahlakı, adaleti, merhameti, meveddeti...
Güç yığma, çoğaltma, başkasına hakim olmak için üstünlük rekabeti hep bundan değil mi?
Son nefese kadar insanı oyalayan bu hırs değilse nedir?
Hukuku çğneten, saldırganlaştıran, ülkeler işgal ettiren, masumları katleden, başkasının malını mülkünü gasbetmeye sevkeden başka nedir ki?
İnsan iman edince akıl ve kalp sahibi olduğunu hakkıyla idrak ediyor.
Elbette ki iktidarsız bir Tanrıya değil!
Her dem yaratan, yaşatan, eksilten, çoğaltan... bir Allah'a (C:C).
Yaşanan mekana ve zamana müdahil, HAYY ve KAYYUM olan.
Peki ya kimler yanaşmaz ve reddeder bu hakikati?
Suçlular, suça meyilli olanlar, sorumsuzluğu seçenler.
Kim demiş İblis inanmaz Allah'a.
O, tercihini isyandan yani suçtan yana koymakla kaybedecek olanların öncüsü olmuştur.
Sığınmamıştır hakkıyla sığınılacak olana. Ve insanlık şerri temsil eden bu vasfıyla önce ondan sığınmaya çağrılmıştır Allah'a.
Sığınılacak adresi şaşıran ve yanlış hesap yapan insan, nefsin ve şeytanın ayartmaları altında ezilmeye mahkum olmuş, kendisine, fıtrata ve insanlık alemine yabancılaşmıştır. Bedenlerde ve ruhlarda iman egemen olmayınca zillet, tutsaklık, güvensizlik, hayasızlık, zulüm egemen olmuş. Vicdana hapsedilen iman ise sahibini harekete geçirememiş, olan bitene seyirci kalmasına, hayata müdahil olamamasına yol açmış. Doğruya ve iyiye sevketmeyen, şerri ve zulmü menetmeyen bir zavallı akideden ibaret kalmış.
Oysa mü'min hayata aktif bir özne olarak katılandır. Değiştirici ve dönüştürücü gücünü vahiyden alarak yapar bunu. İmanı zaafa uğradığında dönüştürücü imkanı da zayıflar.
İnsan neye, kime sığınırsa oradan ve o kadar güç alır. Sonlu ve sınırlı bir sığınaktan alacağı güç ve bulacağı imkan da sonlu ve sınırlı olabilir ancak.
Mü'min; aczini, muhtaçlığını Rabbi karşında ikrar ve itiraf edebilen insanın adıdır.
Sığınağı bilen, sığınmayı bilendir.
Kim midir o mü'min?
Ona dokunmayan yılan ölmelidir.
Bir masumun ölmesi onu ilgilendirir.
Yeryüzünün tüm yetimleri onun çocuğudur.
İşgal edilen her ülke onun vatanı ve afet vuran her ocak onun evidir.
İnsan kaynaklı ideolojiler, izmler, kurtarıcı felsefeler icad edip ardı sıra ömür tüketenler ise varlıklarını başka acziyetlere kurban edenlerdir ancak. Topluma ve insanlığa özgürlük, adalet ve mutluluk getireceklerini vaat edip durmaları bu hakikati değiştirmez.
İnsanları iyi yaşatmaktan dem vururlar ama ölüm kusarlar.
Mutluluk vaat ederler ama gözyaşı getirirler.
Hak ve adalet iddiasında bulunurlar ama zulmün her türlüsü onlar eliyle yayılır dünyaya.
Kim midir onlar?
Yaşadığımız ülkeye ve dünyaya bakın.
Hayatlarını başkalarının ölümüne, semirmelerini başkalarının açlığına, servetlerini başkalarının yoksulluğuna rabtedenler kimlerse, işte onlardır.
Kimler yok ki aralarında.
Ateistim diyen de var dindarlık iddia eden de.
Liberalim diyen de var, sosyalistim diyen de.
Kürtçüyüm diyen de var Türkçüyüm diyen de.
Kainatın sahibi, İMAN gibi bir imkan bahşetmişken bize, yeni yollar aramaya koyulduk bir kere. İnsan olabilmenin ve insan kalabilmenin yolunu göstermişken Yaratıcı, değer ve zenginliklerimizi sınırlayan, sorunlarımızı çözümsüzlüklere mahkum eden, muğlak ilke, kavram ve tanımlara sığınmışız.
Ne bedenler huzur buluyor, ne de ruhlar.
Gerçek sığınağı bulamayınca insan ateş altında kalıyor. Sığınağa çağıranlar hangi sığınağa, hangi kelimelerle seslenerek çağırıyorlar?
Bir de kalkıp Filistin sorunundan bahsediyorlar hiç sıkılmadan. Sorun Filistinlilermiş gibi.
Haydi Kürt sorununu çözün bakalım uygar dünyanın kelimeleriyle. İster Türkçe konuşun isterseniz Kürtçe!
Mevcut modern ya da postmodern dil üzerinden icad edeceğiniz her çözüm yeni sorunları emzirecek bilesiniz.
Zor zamanlar yaşıyor ülke ve dünya. Benden diplomatik manevralarımıza dair şık yorumlar ya da ülkenin siyasal gündemine ilişkin ilgi çekici analizler beklemiyorsunuz umarım.
Teklifim şudur:
Muavvizeteyn okuyup yeniden tüm şerlere karşı sığınmadan Yaratana, ne müzakere yapılmalı ne de savaş.
Kimi laikçi ya da sosyal demokratlar bu teklifin ciddiyetini yine kavrayamayacaklar ve üfürükçülük olarak niteleyecekler biliyorum.
Varsın öyle bilsinler.
Biz yine de sığınalım, sığınılacak olana!..
Selam ile...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



