Başbakan Erdoğan'ın Davos'daki panel sonrasında verdiği haklı tepki ile alakalı tartışmalar sürüyor.
Her zaman olduğu gibi, aslında Davos'ta ne olduğu ve bunun nasıl ve niçin olduğu ile değil, bahsi geçen konuşmanın muhtemel neticelerinin ne olabileceği sorusundan hareketle yapılan yorumlar; ülkemiz insanının, özellikle de yazan ve konuşan kesimin, nasıl bir kafa karışıklığı içinde olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Avrupa'da bir yerde, dünyanın önde gelen isimlerinin izleyicisi olduğu bir panelde, imtiyazlı(!) olduğu konusunda hiç şüphe olmayan İsrail Cumhurbaşkanı'nın rahatça içini dökmesi için hazırlandığı anlaşılan bir sahnede; Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı tarafından beklenmedik bir çıkış yapılması, kimilerinin kimyasını bozmuş gibi gözüküyor.
Çünkü onlar, şimdiye kadar yazıp çizdikleriyle ve konuştuklarıyla oluşturduk zannetikleri, kağıttan bir kalenin yıkılması ile karşılaştılar.
On yıllardır oluşturulan bir hava; İsrail'in, İsrailli olanın ve hele İsrail Cumhurbaşkanı'nın, her ne yaparsa yapsın dokunulmaz olduğu şeklindeki sanal hüküm, bir-iki dakikalık bir konuşma ve ardından salonu terketme olayı ile yok oldu...
Varlıklarını, hal ve istikballerini Milletle beraber değil, Millete rağmen oluşturma derdinde olanlar, gerçeğin tokadını suratlarının ortasına yemiş oldular böylelikle.
Ülkemizin kendi ayakları üzerinde durabilmesi, kendi kararlarını kendi alabilmesi; her ne yapacaksa zorlanarak değil, kendi iradesiyle kararlar alabilmesi ve benzeri ihtimallerin, her nedense, ciddi şekilde korkuttuğu kesimler; Davos'daki gibi küçümseme ve yok sayma durumlarının derhal sineye çekilmesi gerektiği kanaatindedirler.
Bu durumda ülkemizi temsilen orada bulunan kişinin, kim olursa olsun, sadece boynunu bükerek, incindiğini gösteren bir jest yapması ve zinhar daha öteye geçmemesi gerekir...
Çünkü bundan sonrası, yani gösterilen tavra benzeri ile ya da üst perdeden cevap verilmesi, çok tehlikelidir. Yani dizüstü sürünmeye devam etmek dışında bir tercihimiz olmaması gerekir, onlara göre.
Başbakanın gösterdiği tepkinin hemen sonrasında takınılan tutumların, insanımızın verdiği destek sonrası gerilemeye başlaması, bu türden kanaatlere sahip olanların değiştikleri manasına da gelmiyor. Onlar geri adım atmış gibi gözükerek, 'ama'sı bol cümleler kurmayı tercih ediyorlar şimdilik.
İyice rezilleşen, alçaklaşan dünya sisteminin azat kabul etmez köleleri, bu türden davranışların eninde sonunda bir bedeli olacağını ve bu bedelin 'dik durmayı tercih edenleri' yola getireceğini ümit ediyorlar.
Oysa dik durmanın temel gereklilik olduğu ve bunun da ancak deneye yanıla öğrenileceğini bal gibi biliyorlar. Mesele, olup biteceklerin, onların sahip olduğu statüye herhangi bir zarar vermemesi. Onlardan sonrası ise tufan zaten...
Başbakan'ın Davos'daki çıkışını, bir ihkak-ı hak; ciddi şekilde geç kalmışlığın bir nevi telafisi ve artık dayanılmaz hale gelen duruma bir isyan olarak değil de; başka türlü, yani kendi siyasi ikballeri açısından bir dayanak olarak görenler de var.
Oysa Davos'daki çıkış; özellikle Filistin meselesi sözkonusu olduğunda, bir neticeden ziyade bir başlangıçtır. Ümit veren ve mutlaka yapılmış olması gereken bir başlangıç.
Dolayısıyla, bu durumun siyasi meyveleri olacaksa eğer, bunun bundan sonra atılacak fiili adımlardan ümit edilmesi gerektiği, unutulmamalı.
İsrail'in 27 Aralık'ta başlattığı saldırılarda, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere bin dört yüz Filistinli şehid oldu ve bundan sonra nelerin olacağı da belirsiz...
Saldırganın doğru yolu bulabilmesi açısından, ezber bozacak türden daha çok şey yapmak gerek...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




