Genel olarak siyasi iktidarın baskı ve zorla el değiştirmesi olarak tanımlanabilecek olay ve tertibler bütününe darbe denilebilir. Daha kısaca olarak hükümetin yasal olmayan yollarla devrilmesi şeklinde anlaşılabilir. Buna göre, darbeden söz edebilmek için öncelikle yasal bir siyasî iktidarın, eş deyişle hükümetin varlığı şarttır. İkinci olarak, yasal olan sözkonusu varlığın yasal olmayan yollardan devrilmesi, iktidardan uzaklaştırılması gerekir. Üçüncü olarak, darbe eylemini gerçekleştirecek bir irade, karar ve buna yönelik hareketin bulunmasıdır. İlk şart üzerinde fazla tartışma olmayabilir ama bu tamamen her hükûmetin yasallık niteliğinin mutlak olduğu sonucunu vermez. Gerçekten hükümet eylem, karar ve uygulamalarıyla toplumun bir kesiminin hak ve özgürlükleri de dahil, şeklen yasal ama ruhen ya da anlam itibariyle yasalarca öngörülmeyen bir nitelik kazanabilir. Mesela "71 Muhtırası öncesinde dönemin hükümeti (AP iktidarı) Devlet Memurları Sendikası Kanunu'nun yürürlüğe girmesini engelleyici olarak bütçeye ödenek koymamıştı. TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) başta olmak üzere çeşitli kitle örgütleri bir takım eylemlere başlamışlardı. Elbette '71 Muhtırası'nın gerekçesi sadece bu değildi. Ancak sürecin açılmasında önemli bir nedendi. Ya da '80 Hareketi'nin yapılışına neden olarak gösterilen Cumhurbaşkanının aylarca seçilememesi ve anarşinin önlenememesi, hükümetin yapması gerektiği halde yapmadığı, yani ihmali hareket içinde bulunması idi. Demek oluyor ki, yasal hükümetin salt devrilmesi niyeti tek başına darbe nitelendirmesi için yeterli olmayabilir.
Bu noktada hükümeti devirmeye yönelik her niyet, irade ve hareketin darbe kapsamında mütalaa edilmesi, bir takım güçlükleri beraberinde getirir. Mesela muhalefetin, yasaların çizdiği sınırlar içinde kalarak hükümeti iktidardan uzaklaştırıcı irade ve hareketlerde bulunmasını, herhalde darbe olarak tanımlayamayız. Ama muhalefetin varlığı, işlevi, önemi hükümeti iktidardan uzaklaştırmakta anlamını bulur. Sonuç itibariyle hükümet açısından bu bir darbedir. Muhalefet bakımından ise, bu bir sorumluluk ve gerekliliktir.
Darbe olarak görülen bu durumun faili sözkonusu olduğunda, işte burada sorun tüm güçlüğüyle ortaya çıkmakta, amiyâne deyişle dananın kuyruğu kopmaktadır. Darbe eylemini gerçekleştiren failin niteliğinin belirlenmesi güçleşmektedir. Hemen belirtelim ki, kolay ve alışıldık bir yaklaşımla bizde darbenin faili olarak adeta değişmez bir kimliğe, özneye atıfta bulunmak gelenek haline getirilmiştir. Görünür, yani asli fail konumunda asker darbenin faili olarak bilinir. Belli başlı dört askeri müdahaleyi gözönünde tutarsak doğrudur da bu. Ancak hukuk açısından failin kimliğinin açıklanması ve irdelenmesi olayın bir yüzünü aydınlatmada yardımcı olur. Ne var ki, hareket ile sonuç arasında uygunluk bağının, yani uygun nedensellik bağının kurulabilmesi daha fazla açıklamaya, delile ve isbata ihtiyaç duyar. Mesela olmayan bir neden ileri sürerek bir kimsenin karısını öldürmesine azmettirebilirsiniz.
Özetle, darbe olayını sadece unsurlarına bakarak açıklamaya ya da tanımlamaya çalışmak, bir dereceye kadar zorunluysa da, bütün olarak kavranılması için başka unsurların, belirleyicilerin neden ile sonuç arasındaki uygun nedenselliğinin tartışılması gereklidir. Tanımlanan fail ile ortaya çıkan sonuç arasında fiziksel görünümlü ilişkinin varlığını esas alarak yapılacak değerlendirme yetersiz kalabileceği gibi, çoğu zaman darbenin asıl nedenlerini ve sonuçlarını, bunlar ile azmettirici failin arasında kurulması gereken uygun nedenselliği gözden kaçırabilir, bütünüyle karartıcı niteliğe bürünebilir de.
Bizce hem 12 Eylül Hareketı, hem 28 Şubat Hareketi, tam da böyle yaklaşımlarla ele alınıp karartıcı nitelikleriyle açıklanmıştır. Mesela 12 Eylül Hareketi yapılmamış olsaydı Türkiye'de 24 Ocak Kararları'nın simgelediği kapitalist, onun yeni şartlara uydurulması demek olan küreselleşme Miti, Yeni emperyalist politikalar ve ABD'nin Ortadoğu'ya belirleyici rol içinde yerleşmesi mümkün olabilir miydi? İran-Irak savaşı, Irak'ın Kuveyt'i işgâli girişimi, Körfez Savaşı, Kuzey Irak kurtarılmış bölgesi, Irak Baas rejiminin devrilmesi ve Irak'ın işgali, Afganistan ve Pakistan'daki gelişmeler ve ucundan ucundan kotarılmaya başlanan Yemen, Sudan, Somali adımları vb. Keza 28 Şubat'ı, salt askerlerin dar çerçeveli laiklik anlayışlarına dayalı, dönemin Refah-Yol Hükümeti'ne karşı bir hareket olarak görürsek, asıl nedenleri irdelememek bir tarafa, bunları örtbas etmek gibi bir aymazlığa da kaçınılmaz olarak düşeriz. Ki olan da budur. Refah-Yol Hükümeti'nin daha doğrusu dönemin Başbakanı Erbakan'ın canını dişine takarak aldığı D-8 kararının ne denli köktenci olduğu asla anlaşılamaz. BOP'un ya da Genişletilmiş Ortadoğu Politikası'nın nasıl ve kimler tarafından uygulanmakta olduğunu kavrayamamak ya da basit aleti olarak kullanılmakta olduğumuzu anlayamaz halde kalıverirsiniz. Tıpki "28 Şubat Memleket için hayırlı oldu, hepimiz gerekli dersi aldık" diyenlerin Zaloğlu Rüstem karikatürü olarak "darbe" höykürücülüğünü sahi sanıp aymazlık uykusuna yatabilirsiniz. Varlığına 28 Şubat'ın yer açtığı Amerikan Yahudi Örgütünün cesaret madalyasıyla ödüllendirdiği, BOP'un eşbaşkanlığıyla taltif edildiği vb. kimseleri darbelere karşı savaşan Conan olarak alkışlamaya devam edebilirsiniz. Sonuçta "layık olduğunuz şekilde yönetilirsiniz."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




