Üstat Sezai Karakoç'u Anlamak
Cumhurbaşkanlığı tarafından 1995 yılından beri verilen "Kültür ve Sanat büyük Ödülü", bu yıl; Edebiyat dalında, Üstat Sezai Karakoç'a, sanat tarihi dalında Semavi Eyice'ye, geleneksel sanatlar dalında Hattat Hasan Çelebi'ye eleştiri dalında Doğan Hızlan'a verildi. Ödül törenine davet edileceğimi, beni arayacaklarını Osman Bayraktar dostum haber verdi. Telefon numaramı ondan almışlar. Birlikte gitmeye karar verdik. Doğrusu bu, benim için bir ilk olacaktı birçok açıdan. Uzun süredir evden dışarı yeni yeni, ama kısa süreler için çıkmaya başlamıştım. İstanbul dışına çıkmayı göze alamıyordum. Üstat Sezai Karakoç söz konusu olunca tereddütsüz katılacağımı söyledim. Kozamdan çıkmaya karar verdim. Üstadın törene katılmayacağını bilerek orada bulunmayı, Üstad'ın adının geçtiği yerde olmayı bir onur vesilesi sayarız. Bu düşünceyle yola çıktık.
Ödül açıklandığından beri en çok üzerinde konuşulan Üstad'ın ödül törenine katılıp katılmayacağıydı. Son ana kadar da medyanın bir bölümünde Üstadın ilk kez törene katılacağı bile haber verildi. Üstadı yeterince tanımayan bilmeyenlerin ya da kimilerinin gönlünde geçenleri bir sonucu olarak orada olabileceği düşünüldü. Köşe yazılarına konu oldu. Çok kimse Üstadı orada görmeyi arzu ediyordu. Üstadın ödül almak üzere gelmeyeceğini biliyorduk.
Doğan medya grubunun önde gelenleri Doğan Hızlan'ı yalnız bırakmamak üzere oradaydılar. Düşünce bakımından o çevreyle bağı olanların büyük bir kısmı gelmişti. Salona girdiğimiz andan itibaren davetlilerin üç ayrı yapı oluşturduğu gözden kaçmıyordu. İstanbul ile Ankara psikolojisi belirgindi. Bir de geçmişten beri kendilerini söz konusu mekânın sahibi olarak görenler de oldukça fark ediliyorlardı.
Üstat Sezai Karakoç hayatının başından beri ilkeleri olan ve bundan asla ödün vermeyen kişiliği bütünüyle oraya yansıdı. Kendisi orada olmasa da ağırlığı oradaydı. Üstad'ı sevenler de ister istemez yerlerini belli ediyordu. Farklı bir yerde ve düzlemde bulunuyorlardı. Biz İstanbullular bu gibi durumlarda tedirgin oluruz. Bürokrasinin soğukluğunun yaşandığı bir dünyada kendilerini yabancı olarak görürler.
Üstad daha yirmi yaşında iken hayatına yön verecek doğrultuyu çoktan belli etmiştir. Üstadı tanıyan ve bilenler şiirine, düşünce yazılarına bakarlarsa bunu rahatlıkla görebilirler. Biz buna bir örnek olsun diye henüz yirmi yaşında iken yazdığı "Şehrazat" şiirinden birkaç dizeyi alıntılamayı ve Üstadı daha iyi tanımayı öngören düşünceyi burada bir kez daha görmeyi önemsiyoruz.
"Biz inkâr eder, inkârı severiz;
Bayram hediyenizi iade ederiz
Biz mahcup ve onurlu çocuklarız
Başımızı kaldırıp bir bakmayız
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz
Siz güvercinleri gözlerinden vurursunuz
Siz ekmeğin hamurunu, aşkın hamurunu samandan yoğurursunuz
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz"
Üstadı bu dizelerden daha iyi ne tanımlayabilir ki.
Aile büyüğüm, bende emeği ve hakkı çok olan dayım Nurettin Hasköylü'ye sürpriz ziyarette bulununca, o, Sezai Karakoç hakkında en gerçek düşünceyi aktardı. Benim Ankara'ya gitmem söz konusu değildi. Hastalığım boyunca bu kadar uzun bir yolculuğa ilk çıkışımdı. Dayım rahatsız, yatağında televizyonu izlerken, Sezai Karakoç'a ödül verildiğini duyunca: "Bizim Haydar Sezai Karakoç'u çok sever" düşüncesi geçmiş içinden. Ama benim gideceğim onun aklına hiç gelmemiş. Beni görür görmez ilk sorulardan biri: "Sezai Karakoç ödül törenine katıldı mı?" "Hayır, katılmadı" dedim. "Gerçek Müslüman odur. Dünyalık olanlara hiç itibar etmez. Şan ve şöhretin peşinden koşmaz. Müslümanlar ilkeli olmalıdırlar, onun gibi" deyiverdi. Sanırım üstat için söylenebilecek en güzel yaklaşımlardan biriydi bu.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



