Türkiye şu sıralar demokrasinin doğum sancısını yaşıyor. Kurumlar ve kuralların oturması anlaşılan zaman alacak. Elbette demokrasinin oturmasının bir maliyeti var. Ülkemizde ekonomik ve sosyal kalkınmanın motoru olması gereken burjuva sınıfı olmadığı için demokrasimiz yerleşmekte zorlanıyor. Malum Batıda demokratik standartların oturmasında burjuva sınıfı taşıyıcı rol oynamıştı. Türkiye'de burjuva sınıfı olmadığı için genç cumhuriyetle birlikte devlet eliyle bir zenginler sınıfı oluşturulmaya çalışıldı. Burjuvamız da devlet eliyle oluşturulduğu için elbette devlete karşı demokratik taleplerde bulunması düşünülemezdi. Nitekim olmadı da. Bütün kurumlar devlet eliyle oluşturuldu. Devlet partileri kuruldu. Devlet eliyle oluşan bir sermaye, devletin bürokratı, devletin üniversitesi, devletin ordusu oluştu. Eh herşey devlete endeksli olunca halk unutuldu. Ve hepsinden önemlisi halkın talepleri de...
Öyleki... Meşhur Ankara Valisi Nevzat Tandoğan "Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz" diyerek tepeden inmeci jakoben anlayışını ortaya koymuştu. Bu anlayış otoriter ve totaliter bir anlayıştır. Öteki kavramını tanımayan bir anlayıştır. Amiyane tabirle yat yat kalk kalk... Bugüne kadarki anlayışı kısaca özetledikten sonra günümüze gelelim. Peki günümüzde dünün tek parti valisi gibi düşünenler yok mu? Elbette var. Dünün tek parti anlaşıyışını, o gün olduğu gibi bugün de CHP devam ettiriyor.
Tavır bildik bir tavır. Halkı ve halkın değerlerini tanımamak. Halk seçerse kötü atanmışlar seçerse iyi. Böyle bir demokratik anlayış olabilir mi? CHP milletten almadığı desteği Anayasa Mahkemesi'nden, Danıştay'dan, Yargıtay'dan ya da Türk Silahlı Kuvvetleri'nden almaya çalışıyor.
Meclisten başörtüsü serbestliği ile ilgili bir düzenleme yapılınca CHP hemen Anayasa Mahkemesi'ne götürdü ve bu düzenlemeyi iptal ettirdi. Öyle ki Anayasa Mahkemesi almış olduğu kararla meclisin yasama yetkisine ipotek koydu. Meclisin yapmış olduğu yasaları şekil şartları bakımından inceleme yetkisi olan Anayasa Mahkemesi, bu kararla esasa girerek meclisin yasa yapmasının önünü tıkadı.
Yine CHP, meslek liselerinin de önünün kapatılmasına neden oldu. Sırf imam hatiplerin önünü kesmek için katsayı düzenlemesini iptal ettirdi. İstanbul Barosu ile birlikte Danıştay'a başvurarak meslek liselerinin ve imam hatiplerin önünün tıkanmasına neden oldu. Peki CHP bunları yaparken ne diyor? Laiklik elden gidiyor. İrtica geliyor diyor.
Bir başka garabet 367 krizinde yaşandı. CHP bugüne kadar hiç olmadığı ya da uygulanmadığı halde Sabih Kanadoğlu'nun ortaya attığı bir fikrin peşine düştü. Onu savundu. Kanadoğlu ne demişti? Mecliste Cumhurbaşkanı seçebilmek için 367 kişi hazır bulunmalı demişti. Halbuki kanunda böyle bir düzenleme yoktu. Daha önce seçilen cumhurbaşkanlarının hiçbirisinde 367 şartı istenilmedi.
Peki CHP niçin bu zorlamayı yaptı. Nedeni açık. Anadolu'dan çıkmış birinin cumhurbaşkanı olmasını istemiyordu. Babası sanayide tornacı olan Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül yerine bir monşerin çocuğu olsaydı nasılda sahip çıkardı. O zaman 367 filan aranmazdı. CHP'nin milletin temsilcilerine karşı tutumu yeni değil elbette. Rahmetli Turgut Özal Cumhurbaşkanı seçilince onu da tanımamışlardı. O dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın'a Özal'ı havaalanında karşılama talimatı vermişlerdi. Allah'tan Murat bey bu uyarıyı dinlemeyerek bir krizi önledi.
CHP'nin 367 dayatmasına millet cevabı sandıkta verdi. Sırf sayın Gül'ün Cumhurbaşkanı olması için hükümete destek verdi. Normal şartlarda seçime gidilseydi hükümet bu kadar oy alamazdı. Seçimlere ekonomik ve sosyal sorunları konuşarak gitmek yerine, eşi başörtülü olan birisinin cumhurbaşkanı olup olamayacağı argümanıyla gidildi. Halk da evet eşi kapalı olan birisi cumhurbaşkanı olabilir dedi. Yoksa hükümet politikalarının tamamıyla doğru olduğu anlamına gelmez.
Bugün gelinen noktada ülke de terör, açılım, siyasi cinayet, suikast tartışması yaşıyor. Kurumlar arası güvensizlik artmış durumda. Genelkurmay Başkanı "Bize karşı asimetrik psikolojik savaş yapılıyor" diyor. Yargı biz dinleniyoruz sızlamalarını yapıyor.
Peki bu sorunların aşılmasına kim öncülük edecek. Kim uyumu sağlayacak. Elbette Anayasa bu yetkiyi Cumhurbaşkanına veriyor. Nitekim cumhurbaşkanı yargıtay başkanı, danıştay başkanı, askeri yargıtay başkanı ve başbakanı ve birçok kurumu bir araya getiriyor. Umarız faydalı olur. Ancak bu bir araya geliş yeterli mi? Elbette değil. Bence bürokratik kurumlar yerine sivil siyasetçilerle bir araya gelmesi lazım. Cumhurbaşkanımız, mecliste temsil edilen partiler ve meclis dışındaki partileri bir araya getirmesi lazım. O da ne? Bir de bakıyorsunuz CHP Genel Başkanı Cumhurbaşkanını tanımadığını söylüyor. Neymiş efendim Cumhurbaşkanının laikle sorunu varmış. O nedenle Sayın Gül'ün toplantılarına katılmazmış. Fanatizmin bu kadarına pes ...İdeolojik körlük bu olsa gerek. İrtica olsa olsa budur.
Sayın Baykal siz cumhurbaşkanını tanımak zorundasınız. Demokrasinin kuralı bu. Türkiye Büyük Millet Meclisi dolayısıyla millet Sayın Gül'ü seçmiştir. Ha... sayın Gül'ün her yaptığı doğru mu? Elbette değil. Hükümete endeksli bir profil görüntüsü oluşmuş durumda. Bu konularda eleştiri yapılabilir. Ancak ben onu tanımıyorum demek milleti tanımıyorum demektir. Bugün kısır çekişme ve kavga günü değildir. Gün; uyum, hoşgörü anlayış ve birlik olma günüdür. Sayın Baykal o nedenle bu ideolojik körlükten vazgeçmeniz milletin hayrınadır. İkide bir köşkün meşruiyetini sorgulamanız, laiklik vurgusu yapmanız, Cumhurbaşkanını tanımamanız emin olun ülkemize, birlik ve beraberlik duygusuna büyük zarar veriyor. Yapmanız gereken zor da olsa, hani içinize sinmese de sayın Cumhurbaşkanı kabul etmenizdir. Ülkenin menfati için, kaostan çıkış için, huzur için inanın bu çok elzem. Böyle yaparsanız hem ülke hem de siz kazanırsınız.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



