ÇOCUKLUK insanın öyle bir zamanıdır ki, kıymeti pek büyüktür. O derecede büyüktür ki, satın alınmak lazım gelse, bir saatine ve belki bir dakikasına paha biçilemez. Çünkü insan yaşadıkça her neye muhtaç ise onları mutlaka çocukluk vaktindeki öğrendiklerinin yardımıyla kazanır. Yani çocukluğunda dersini görmediği bir şeyi, büyüdükten sonra öğrenmek mümkün olmuyor.
Demek ki, çocukluk çağında bir cevher var? Evet! İşte o cevher zihnin tazeliğidir. Çünkü insan çocuk iken, her bir organı taze ve körpe olması nedeniyle, zihni, aklı ve fikri taze bulunduğu için gördüğü ve istediği, aynaya yansır gibi zihnine girer ve o derece yer eder ki, meselâ: çocukluk esnasında görmüş veya işitmiş olduğu bir şeyi, 8-10 yıl geçtikten sonra bir daha görüp işitse, sanki daha yeni görmüş gibi o anda hatırlar.
İşte çocukluk zamanının kıymetli olan faydalarının, en birincisi bu zihin parlaklığıdır. Fakat ne fayda ki, o zaman bu cevherin kıymetini bilmeye, insanın yine çocukluğu engel oluyor. Çünkü bir çocuk, ne kadar ağır karakterli, ne kadar utangaç ve ne kadar mahcup olsa, havaî olmak kanının tazeliğinin hükmüdür. Yani çok oyun oynamak gibi zararından başka fazla faydası olmayan birtakım şeyler ile vaktini beyhude yere geçirmekten kendini alamaz.
Oyun oynamaya zararından başka, çok faydası yok dediğimiz için gücenilmesin! Çocuklara oyun için hak vermeyecek değilim. Oyun elbette çok yararlıdır, ne var ki ölçülü ve aşırı olmamak kaydıyla.
İşte çocuklarımızın akıllarını başlarına toplayıp, öyle daima oyunla filanla vakit geçirmekten çekinmeleri kendilerinin düşünecekleri bir şey olduğu gibi, evlatlarını hakkından ve derecesinden ziyade oyuna falana bırakıp da, o cihan kadar kıymetli olan vakitlerini kayıp ve telef ettirmemeleri de baba ve annelerinin âdeta farz mesabesinde vazifeleridir. Çocuklarımızın iyiyi kötüyü pek güzel anladıklarını bildiğim için sözümün geçeceğine ve hizmetimin kayıp olmayacağına eminim. Zira amacım ancak bu yolda bir hizmettir. Lakin Allah vere de sözüm baba ve annelerine tesir ede. Çünkü çocuklarına ettikleri dikkatsizliğe esef ediyorum!
Alan da pişman almayan da pişman...
Hazreti Zülkarneyn, dünyanın her tarafına hem padişah hem de peygamber olup, askeriyle bir gün gider iken, karanlık memlekete uğradıklarında, askerine der ki, bu memleketin içinde ölümsüzlük suyu var, her kim içer ve yıkanır ise, asla ölmez ve yaşlanmaz. Ve bir de bir takım taşlar vardır ki alan da pişman almayan da pişman olur.
- Ölümsüzlük suyuna, Hazreti Hızır ve İlyas aleyhisselam rast gelip, içip yıkanmışlar, onun için halen sağdırlar...
İşte bu taşlardan bazısı az ve bazısı çok almış, bazısı da hiç almamış; karanlık memleketten ayrılıp aydınlığa çıktıklarında görmüşler ki topladıkları bütün yakut, zümrüt, elmas ve diğer kıymetli taşlarmış... Alanlar "ne olaydı da daha çok alaydım" hiç almayanlar "keşke birazcık olsun alaydık" diyerek pişman olmuşlar.
Bu hikâyeden de anlaşılıyor ki çocukların durumları karanlık memleket içinde yaşayış gibidir. Büyüyüp de akılları erdiği vakit, okuyup yazan ve güzel ahlak ve terbiye ile tezyinat eden, yani ilim ile kendisini zinetleyenler; "keşke daha çok çalışsa idim!" çok çalışanlar "keşke daha çok çalışaydım!" hiç çalışmayıp okumayanlar "keşke biz de birazcık okuyup yazaydık!" diye pişman olacakları belirgindir. Çalışanlar ise kendilerinin ömürleri 100 sene olup hep çalışsalar, yine doyup kanamazlar. Akıbet vücutları Hızır ve İlyas aleyhasselamın vücudu gibi olup ölmezler.
Ama dünyaya gelip de vefat etmeyen yoktur denilir ise, oğlum ehil ilim ve hüner ölmez, belki dâr-ı fenâdan dâr-ı bekaya nakil eder; nitekim İstanbul'dan Üsküdar'a nakil eder gibi, kendi isteğiyle gider. Zan olunmasın ki bu toprak onların vücudunu çürütür; belki de besler. Nitekim Delâil-i Hayrât" yazarı olan Süleyman el-Cezûlî hazretlerini vefatından 100 sene sonra, kabrinden çıkarıp Marakeş'e* naklettikleri zaman, vücuduna dokunduklarında sağ vücudu gibi imiş.
Öyle ama biz onun gibi olamayız denmesin. Zira büyük, ulu ve nimeti bol olan Allah her bir kuluna, yardımını ve cömertliğini bol bol verdiği gün gibi açık ve belirgindir. Görülmez mi ki, bize fazlasıyla merhametli olduğundan Peygamber ve Kitap gönderip, ancak bizim dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmamızı istiyor. Çünkü Allahutaâlâ hazretleri, bizim ibadet ve kulluğumuza, itaatimize ve ahlaklı olmamıza ve ilim bilmemize, becerimize hiçbir vakit, hiçbir şekilde muhtaç değildir. Her ne kusur var ise bizdedir. Allah kusurlarımızı, hatalarımızı affedip, lütuf ve rahmetiyle muamele eyleye. Âmin!
Gülünecek şeyler
Birkaç kişi bir adama hitaben hep beraber konuşmakta idiler. O sırada sokaktan geçen bir Eşek de anırdığı sebeple, o adam "efendiler hepiniz birden söylemeyiniz. Birer birer konuşunuz ki seslerinizden fark edeyim." demiş.
Apdaldan biri tiyatroya gittiğini arkadaşlarından birine söylemiş, arkadaşı tiyatroda ne oyun oynadıklarını sorunca, apdal oyunu anlamaması sebebiyle, arkadaşına "azizim tiyatroya girer iken o kadar şiddetli yağmur yağıyordu ki, oyunun adını okuyamadım" diye cevap vermiş.
Meşhur yazarlardan biri bir kitap yazmakta iken uşağı birdenbire odasına girip "efendim evimiz yanıyor" diye haber verdiğinde o yazar "benim işim değildir, ev işlerine karışamam eşime haber veriniz" diye cevap verip umursamaz bir biçimde eserini yazmaya devam etmiş.
* Fas ülkesinde bir şehir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



