Günümüzde büyüklere göre çocuk sayısının, dolayısıyla yaşlılara göre genç neslin giderek azaldığı bir gerçektir. Henüz tam olarak tesirini diyarımızda göstermese de imrendiğimiz, aralarına katılmak için akla hayale gelmedik tavırlar sergilediğimiz batı dünyasında kendisini açık ve net olarak gösterir hale gelmiştir. Birçok ülkede nüfus giderek azalmış ve artık yaşlanmıştır. Bu azalma ve yaşlanma devam etmekte, ailelere çocuk için yapılan çağrılar ve teşvik tedbirleri de çok defa faydasız kalmaktadır. Yine birçok ülke dışarıdan göç alarak bu açığı örtmenin telaşına girmiştir. Gayretlerini göç yoluyla ülkelerine gelecek olanların kültürlü ve seviyeli insanlar olması yönünde yoğunlaştırmaya başlamışlardır.
Nüfus azalması, dolayısıyla da yaşlanmasının birinci derecede sebebi, insanların şahsî zevk ve arzularını, kendi menfaatlerini düşünür, kendisinden başkasına aldırmaz hale gelişi, getirilişidir. Bu anlayış sebebiyle kalplerde manevî boşluğun giderek büyümesi, aile yapısının çatırdayışı, evliliklerin sadece zevk ve menfaat anlaşmasına dönüşmesidir.
1970'li yıllarda Amerika'da bir oyuncakçı dükkânının camında bir yazı asılıdır. Bu yazı, 20. asrın içinde son altmış yılda çocuklarla ilgili kanaatin nasıl değiştiğini gösteren biraz mizahi, biraz iğneleyici, biraz da düşündürücü bir yazıdır.
Yazının başlığı "Anaya, Babaya Öğütler"dir. Yazıda her on yıla göre değişen kanaatler şöyle sıralanır:
1910 Çocukları döverek eğitin.
1920 Çocukları istedikleri şeylerden mahrum bırakarak eğitin.
1930 Çocukların yaramazlıklarını görmemezlikten gelin.
1940 Çocukları inandırarak eğitin.
1950 Çocukları sevin.
1960 Çocukları severek dövün.
1970 Çocuklar mı? Hepsinin canı cehenneme!
Bu ifadeleri kısaca bir gözden geçirmekte ve birkaç kelime söylemekte fayda ümit ediyoruz:
1910 yıllarında; "Çocukları döverek eğitme" vurgulanıyordu; herhalde o yıllarda çocuklar dayaktan anlar kanaati hâkimdi.
1920 yıllarında; "Çocukları istedikleri şeylerden mahrum bırakarak eğitin" deniyor; demek ki dayağın her zaman geçerli olmadığı anlaşılmıştı.
1930 yıllarında; "Çocukların yaramazlıklarını görmemezlikten gelin" deniyor; herhalde çocukluk devresinin farklı yapısı hissedilmiş olsa gerektir.
1940 yıllarında; "Çocukları inandırarak eğitin" anlayışı hâkim olmuş; ikna olunmadan öğretilen şeylerin gelip geçici olduğu, gün gelip faydasız hale geldiği anlaşılmış olsa gerektir.
1950 yıllarında; "Çocukları sevin" denilmiştir; nihayet çocukların sevgiye muhtaç oldukları hissedilmiştir.
1960 yıllarında ise; "Çocukları severek dövün" deniyor. İlk bakışta bu ifade insana garip gelse de biraz düşününce gülümsemeye sebep olan bir ifadedir. Çünkü çocuk sevilmeli ama şımartılmamalı, büyüklerin tepesine çıkartılmamalıdır. Tecrübeler, sevgi ve disiplinin her ikisine de ihtiyaç olduğunu göstermiştir.
Asıl üzerinde düşünülmesi gereken ise 1970'li yıllardaki "Çocuklar mı? Hepsinin canı cehenneme!" sözüdür. Bu söze sadece mizahi bir gözle bakılmamalıdır. Hatta "her şakada bir ciddiyet payı vardır," anlayışıyla da bakılmamalıdır. Çünkü bu ifade sanıldığından daha ciddîdir.
Belki yazıyı yazan da, asan da bu ciddiyeti vurgulamak "Dönün, ne hale geldiğinize bir bakın!" demek için yazmış ve asmıştır.
Eğer siz ebedî hayatı yok sayarsanız, bütün hesap ve planlarınızı dünya hayatına ve sadece dünya hayatının varlığına göre yaparsanız gelinecek nokta budur. Gelinmesi gereken bir noktaya gelinmesi de kimseyi şaşırtmamalıdır. Ahireti yok kabul eden, Allah'ın huzuruna varma duygusu taşımayan, sevap, ecir, cennet, cehennem, ebedî saadet inancı olmayan ve her şeyini dünyaya bağlayan insan elbette ki dünya zevklerini, rahatını, konforunu ve zevk dolu bir hayatı kendisine hedef seçecektir. Buna engel olan her şeye de sırt dönecektir. Çocuk da bu engellerin başında gelir. Hamileliğiyle sarsılacak, doğumuyla acı çekecek, masraflarıyla maddî kayba uğrayacak, ağlamalarıyla uykusuz kalacak, hastalıklarıyla tedirgin olacak, istediği yere istediği zaman gidemeyecek ve her istediğini yapamayacak bir hale gelecek, uzun yıllar onu koruyup kollamak, hayatın değişik merhalelerinde onunla ve onun ihtiyaçlarıyla ilgilenmek zorunda kalacaktır. Ve daha nelere katlanacak, nelerle yüz yüze gelecektir...
Sadece dünya hayatı üzerine hesap yapılıyorsa bu yaptığı fedakârlıklar, katlandığı sıkıntılar, yaşadığı maddî kayıplar, elde edemediği, ulaşamadığı zevkler hep boşa gidecektir. İşte o zaman; "çocuğun canı cehenneme" denmesi hiç de abes değildir.
Her düşünebilen akıl sahibi için bu cümle ne kadar çirkin bir cümledir... Ancak inancı kabinden sökülüp alınmış, manevi duygularını kaybetmiş ve menfaat anlayışıyla beslenmiş bir insanın varacağı yer budur.
Bu anlayış cemiyete yayıldığında, gerçekte çılgınlık olsa bile giderek bir ortak değer haline gelecektir. Ne yazık ki bu yolla nice değersizlik ve seviyesizlik ortak değerler, kendi ifadeleriyle çağdaş kazanımlar(!) haline getirilmiştir.
Belki, cemiyet hayatında; "Bütün çocukların canı cehenneme!" ifadesi bu şekilde açık olarak söylenmiyor. Ancak birçok Avrupa ülkesinde yaşanan nüfus azalması, evliliklerin sadece zevk ve menfaat birlikteliğine doğru sürüklenmesi, alınan zevk azalınca veya menfaatler bitince yuvaların dağılması, peşinden başka bağların kurulması, hatta evlilik devam ederken başka kapıların çalınması hep bu zihniyetin zehirli meyveleridir.
Bu gün Avrupa'da, Amerika'da babasız büyüyen çocukların dehşet sayıya ulaştığı bir gerçektir. Hele planlı bir şekilde aile yuvalarını dağıtmanın, kişileri ferdîleştirerek kolay idare etmenin hesaplarını yapan, bütün hesapları çökünce de insanî değerler kaybının en acı örneklerini yaşayan Varşova Paktı ülkelerinde bu rakam çok daha korkunçtur.
İşin daha garibi çocuklar annelerini kıskanmayı bile unutmuşlar, masum bakışlarının derinliklerinde, annelerinin yeni tanıştığı adama 'günün birinde üvey babaları olabilir mi?' düşüncesi taşınır veya 'bu adamla annelerinin ilişkileri kaç gün, nereye kadar sürer?' soruları dolaşır hale gelmiştir...
Bu çocuklardaki hayal kırıklığını, küçücük dünyalarındaki yıkımı, ne duygularla büyüdüklerini ve yarınlarının ne olacağını da düşününüz. Büyüklerdeki yıkımı, değer kayıplarının nelere sebep olduğunu ise bu satırlarda dile getirmiyor, sizin tasavvurlarınıza bırakıyoruz.
Şu anda bütün dünyada ve ülkemizde yerleşmeye başlayan aile, çocuk ve iffet anlayışları, birkaç açıdan üzerinde düşünülmesi ve asla basite alınmaması gereken anlayışlar, kanaatlerdir. Nereye doğru gidiyoruz veya nereye doğru sürükleniyoruz?
Gerçek manada önder, gidilen yolun varacağı yeri, çıkılan merdivenin dayalı olduğu doğru duvarı tayin edendir. Bir önder, önderlik ettiği yolun vardığı sona, asıl hedefe göre değer kazanır. Ya huzur, sükûn ve mutluluk veya uçurum ve bataklık önderidir. Ya iki cihan saadetine, ya da dalâlet ve hüsrana giden yolun rehberidir.
Ömrünüzün en güzel yıllarını verdiğiniz, uzun mesafeler aşarak geldiğiniz bir yolun yanlış yerde bittiğini, kan ter içinde çıktığınız merdivenin son basamağına geldiğinizde, onun yanlış duvara dayalı olduğunu ve bunu anladığınız o anı düşünüz. Duyulan ne buruk bir duygu, uğranılan ne acı bir hüsrandır. Ne yazık ki bu hüsran, günümüzde hiç de az yaşanan bir gerçek değildir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



