Acı haberi aldığımda gayriihtiyarî '80 öncesini irkilerek hatırladım. Sivas'ın, Maraş'ın, Çorum'un yangın yerine dönüşünü ve "adres sormayan kurşunlar"ın çıkardığı ölümcül çığlıkların arasında kalıverdim.
Devrimciler ve Ülkücüler sinsice tezgâhlanan kaosun tam ortasında ölümüne "yaşasın vatan!.." diye slogan atıyorlardı. Ortaokullardan tutun da üniversitelere kadar her yerde, sıraların altından kitap yerine "haydar"lar, kalem yerine "delikli demir"ler çekiliyordu.
Ülkeyi yönete(meye)nler çaresizdi!.. Askeri vesayet; Hasan Mutlucan'ın "yine de şahlanıyor..." türküsünü yeniden söyleyeceği ânı bekliyordu. Ve o türkü, tarihler 12 Eylül 1980'i gösterdiğinde, TRT'nin siyah-beyaz görüntülü penceresinden bütün Türkiye'ye bir kez daha dinletiliyordu.
Kanlı tezgâhlarını ülkenin her köşesine açanlar; sonu kestirilemeyen kaosu, binlerce cansız bedeni, târûmar olmuş aileleri, sayısız faili meçhulleri miras bırakarak birden bire kayboluyorlardı!..
"Gözünün üstünde kaşın var" türünden ihbarlarla ansızın tek tek bulundukları mekânlardan alınan körpecik delikanlılar, adresi belli olmayan toplama kamplarına misafir(!) edilmeye başlanıyordu. Bu oyun, daha sonra farkına varılacak "meçhule yolculuk"tan başka bir şey değildi.
Anadan doğma işkenceler yıllarca inletti; gencecik bedenleri ve onları seyre dalan soğuk yüzlü köhne duvarları. Zindanlar bile ağladı, mecalsiz ruhların üzerine yığılan bedenlere. Mamak'tan, Metris'ten, Diyarbakır'dan çıkıp da gidebilenler; ömürleri boyunca "zindanlardaki kâbus"larıyla yaşadılar. Hep "hatırlama" ve "unutma" arasında gidip geldiler. Kısaca konuştular, uzun uzun sustular.
İşte onlardan birisi de Cizreli Seyyid Selim Dindar'dı. Siyasi herhangi bir faaliyetin içinde olmamasına rağmen daha 20'sinde Diyarbakır Cezaevi'ne konulmuştu. 1981 yılında girdiği cezaevinde kaldığı 3 yıl boyunca gördüğü işkenceleri, uzun yıllar sonra verdiği mülakatlarda şu şekilde ifade etmişti:
"Diyarbakır Cezaevi'nden konuşulduğunda hâlâ hayattan kopuyorum. Benim hanımım ve çocuğum var. İçimdeki frene basamıyorum ve herkesin önünde hüngür hüngür ağlıyorum, ağlıyorum... Bir daha dünyaya gelseydim, asla Kürt olmak istemezdim..."
İncinmişti, fakat asla kinlenmemişti Diyarbakır Cezaevi'nin simge ismi Selim Dindar. Milliyetinden dolayı cezaevinde yıllarca hırpalanmış, fakat o ümmet şuuru ve ümidini hiç kaybetmemişti.
Fakat... Geçtiğimiz Perşembe gününün akşamı Bakırköy'deki Cizreliler Derneği lokalinde otururken, ansızın "kör kurşunların kurbanı oldu". 48 yıllık ömrüne elveda diyerek, bütün acı ve ıstıraplarından sıyrılarak "Sonsuzluğun Sahibi"ne gitti. Dünya zindanından beraatını alarak, "özgürlükler ülkesi"ne ulaştı.
"Ölüm en büyük ibrettir" ya... Selim Dindar da giderken, "yeter benim ağladığım, biraz da siz ağlayın" diyordu sanki sevenlerine. Arkasından Abdullah Veli Seyda ağlıyordu, Şerafettin Elçi ağlıyordu, Adnan Tüzün ağlıyordu, Emin ve İbrahim Dindar ağlıyordu... Acı haberi duyan herkes ağlıyordu.
Yazıyı kaleme alırken, Cizre sokaklarını önceki gün ateşe veren gençlerle, insafsız acılara tabi tutulan Selim Dindar'ı yan yana koydum. Şeyh Edebali'nin, Osman Bey'e nasihatı aklıma geliverdi:
"Ey oğul, artık Bey'sin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize, hoşgörmek sana. Anlaşmazlıklar bize, adalet sana. Haksızlık bize, bağışlamak sana... Ey oğul!.. Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma; insanı yaşat ki, devlet yaşasın..."
Seyyid Selim Dindar her daraldığında belki de bu nasihatı dinlemişti. Kimbilir...
Allah, ona rahmetiyle muamele etsin. Sevenlerinin başı sağolsun.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



