2 Temmuz’daki Sivas olayları üzerine çok şeyler konuşuldu, farklı değerlendirmeler yapılarak olay değişik ton ve üsluplarda kınandı. Aklı başında hiçbir kişinin böyle bir olayı tasvip etmesi mümkün değildi. Olay birbirine zıt kesimler tarafından müştereken tel’in edildi. Ortada apaçık yeni bir mizansen hazırlığı vardı ve bu olay da onun acımasızca kurgulanmış bir parçasıydı.
Aziz Nesin’in olay sonrası yaptığı açıklamalar ve aynı mahfillerce yapılan darbe çığırtkanlığı, İsmet Özel’e hiç gündemden düşmeyecek o meşhur ve anlamlı yazısını yazdırmıştı: “Sivas semalarında Sırp tayyareleri uçacak mı?” (Millî Gazete, 8 Temmuz 1983)
İsmet Özel bu yazısında Madımak yangınını tasvip eder tek kelime etmediği gibi, tam tersi, böyle bir yangından yeni yangınlar çıkarmak isteyenlere karşı uyarıcı olmuştur. Bu olayı bahane edip Müslümanların icabına bakma gayretkeşliğine düşenlerin, oyun içerisinde oyun oynamaları karşısında kendi üslubunca: ‘Elma dersem çıkma!’ demek istemiştir.
Gel gör ki, belli bir kesim içinden nasıl anlamak gelmişse öyle anlayıp yorumlamıştır bu yazıyı. Memleket meselelerinde her zaman derin düşünme örnekleri gösteren zevat, her nedense Madımak oteli kundaklamasında aklına ilk düşen mizansene teslim olmuştur. Nitekim bu konularda kendisinden geniş perspektif umduğumuz Birikim dergisi bile, bir an için durup düşünme zahmetine katlanmaksızın İsmet Özel’le ilgili yargıyı açıklayıp son noktayı koymuştu: “Şair ve insan İsmet Özel’in veda yazısı.” “Artık İsmet Özel’e ‘yazık oldu’ diyemeyeceğimizi, “yazıklar olsun” demenin bile az geleceğini böylece anladık.”
“Madımak hadisesi” özelinde İsmet Özel’in yazısında Birikim dergisini bu denli çılgına çevirecek ne var acaba diye defalarca okudum, ama asıl öfkeye kaynaklık teşkil eden şeyin İsmet Özel’in görebildiği şeyi görememekten kaynaklanan bir agresiflik olduğunu anladım. Zira herkes avludaki olayla ilgilenirken, o duvarın arkasını da görmek suretiyle, avlunun dışını da hesaba katarak konuşmaktadır. İşte duvarın arkasından görünenler: “Ülkemizde dünya sistemine teslimiyeti ifade eden bütün politikalar iflas etmiştir. Daha gerçekçi bir dille söylemek gerekirse. Türkiye İslam’dan uzaklaşmanın rantını yiyememiştir. Batılılaşma, ülke insanı için bir tuzak yemi olarak kullanılmış, İslam kimliğinden kopma karşılığında vaad edilen ücret ödenmemiş, Türkiye elini verdiği için kolunu kurtaramamıştır. Millet olarak İslami bir karalılık göstermemenin cezasını çekiyoruz. Başımızda dolanan belayı defetmenin yolu Sivas (veya Kayseri) semalarına Sırp uçaklarını davet etmekten geçmez.” (Millî Gazete, 8 Temmuz 1993)
İdeolojik bağnazlık ve kör bakışın ara renklerden mahrum siyasi kafalar için alışıldık bir şey olduğunu biliyoruz ve bu durumu artık nerdeyse kanıksadıksa da, edebiyat dünyasında her geçen gün iyice hortlayan taassup karşısında şaşkınlık yaşıyoruz. Neredeyse yazdığınız her iki yazıdan birinin yolu Sivas’tan geçmedikçe, her yazar ya da şair kendisini bir anda sanık sandalyesinde buluveriyor. Şayet suratınızı doğru yere asmamışsanız, sevincinizin de öfkenizin de anlamlı bir karşılığı olmayacaktır.
İşte bir örnek de Kayseri’de “Uzlaşma Yok!” sloganıyla çıkan Bireylikler dergisinden. Halim Şafak derginin sunuş yazısında suratını zoraki bir öfke maskesi takmış gibi şöyle söylüyor: “Sivas’ı kimsenin unutturmasına izin vermeyiz. Yazdıklarımdan yola çıkarak, oluşturulan kardeşliği sabote ettiğimi düşünen Hüseyin Akın’a, Fayrap dergisinde beni fazla kindar bulan, politikaya eklenmemeyi bir maharet gibi gösteren Hakan Arslanbenzer’e bu konuda söyleyebileceğim fazla bir şey yok.”
“Sivas’ı unutturmak”, failleri bile bile yanlış adreslerde arayıp, en soylu eylem olan surat asma hakkını yanlış kullanmak değil de nedir? Kaçak Yayın dergisinin Temmuz sayısında, Nevzat Çelik bir adım daha ileri giderek, bağnazlığın edebiyat dünyasına nasıl sirayet ettiğinin örneğini veriyor. Ona göre sırf “Sivas olayları” ile ilgili yazısından dolayı İsmet Özel’in yazdıklarının bir anlamı yoktur, şairliğinin hükmü kalmamıştır: “İsmet Özel’in Sivas katliamını onaylayan(!) açıklamalarından sonra onu iyi şair tanımlamasına sığınarak hâlâ baş köşede tutmaya çalışanların akıllarından ve vicdanlarından kuşku duyarız. Bir insan sırf yetenekli diye, sesi doğuştan güzel diye, ayakları topa iyi vuruyor diye her yaptığı ve söylediği mazur görülebilir mi? Ben o günden sonra kitaplığımı İsmet Özel’den temizledim. Onun Temmuz’dan sonra yazdığı her imge her şiir yakılan şairlerimizin ciğerlerinden sökülen temiz havadır.”
Nevzat Çelik öfkesini küçük İskender’le pekiştirmeye çalışmış. küçük İskender’in öfkesi de kendinden beklenmeyecek denli ısmarlama: “İsmet Özel benden farklı kulvarlarda üreten bir şair değil, meydan savaşında düşmanım olabilir ancak. Bu tür kişilerle aynı oksijeni paylaşmak bile gururuma dokunuyor.”
Neyse ki Türk Şiiri bu tür küçük şahsiyetlerden sorulmuyor, onun için bu kişiliklerin İsmet Özel’le ilgili insaflı değerlendirme yapmalarını beklemek, onlara yapılacak en büyük haksızlık olur. Bu yargılar kuşkusuz bir genelleme oluşturmuyor olsa da, töresel bir karaktere sahip olması hasebiyle az çok bulaşıcıdır. Ve “kin susturur insanı acına çıdam denir...” (İsmet Özel)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



