Her meslek erbabının olduğu gibi, kutsal mesleği icra eden öğretmenlerimizin de geçici çözümler üretmek zorunda kaldıkları anlar olur. Bu çözümler arasında -özellikle her ilkokul öğretmeninin sıklıkla başvurduğu- bir söz var: "Çiçek olun bakalım!" Bakınız, çiçek kadar masum...
Konular arasında kurulacak alaka için bir filmden ve bu filmin çekilmesine sebep olan devrimden bahsetmek ve bu arada genel/ özel olarak devrimlerin iç yüzünü daha iyi kavramak, nelere mal olduğu hakkında orijinal fikirler alabilmek için ve önemine binaen dokuz ay sonra tekrar Fırat Mollaer'in Muhafazakârlığın İki Yüzü isimli eserine değinmek zorundayız. Zira geçici çözümler üretmek ve günü kurtarmaktan başka bir işe yaramayan, 'halka rağmen halk için' yapılan darbelerin/devrimlerin can yakıcı/alıcı sonuçlarına -maalesef- yine halk katlanmıştır.
Devrim; bir ülkenin eski halini tamamen tahrip etmek anlamına gelir ki, bu kadar şiddetli bir işi meşru gösterecek bir neden olamaz. Devrimcilerin "her şeyi daha önce hiç tecrübe edilmemiş spekülasyonlara terk ederek sınırsız vaatleri ve öngörüleriyle empirik bir geleneği (denenmişi) hiçe saymalarından" yakınır, muhafazakârlığın babası Edmnud Burke. Tarihin ve geleneğin bilgeliğinden yararlanmamak, bir toplum için makul sayılamayacağı ölçüde yıkıcıdır.
Zamanın üç unsurundan birini (geçmişi) inkâr etmekle, hepsini toptan reddetmek arasında fark yoktur. Devrimbazlar yirmi dört saat sonra bugünün de 'geçmiş' olacağını düşünemez, günlük bir gazetenin bir sayısı kadar geçici bir aktüelliği, devamlı bir yenilik sayarlar. Bilmezler ki devrim; medeniyet mirasının tahribidir.
Muhafazakârlık, sosyal değişime ve kapitalist modernleşmeye karşı değil, devrimlere karşıdır; modernleşmeyi geleneklerden kopuş ya da tarihsel süreklilikten vazgeçiş olarak algılayan 'radikal modernleşmecilik'e karşılık, tarihsel sürekliliğin önemsenmesi gerekliliğini belirten 'muhafazakâr modernleşmecilik'i savunur.
Klasik modernleşme teorilerinin 'modernleşme treni geldiğinde, gelenek durağından o trene binmeli' tarzındaki kopuşçuluğu ne kadar indirgemeci ise 29 Ekim 1923 günü dinî tasavvurdan mutlak bir kopuş gerçekleştiğini söyleyenler de o derece yanılgı içerisindedirler.
Cumhuriyet devriminin başarısı(!) eskiden radikal olarak kopmanın imkânsızlığının kanıtıdır. Zaten bu devrimle içten bir dönüşüm yaşamayan millet, giymek zorunda olduğu gömleği de benimsememiştir özellikle erken dönemlerde. Mesela; bir gömlek çeşidi olarak alaturka müziği gösterebiliriz.
'Değişimi kültürel kopuşla sağlama tercihinden hareket eden Cumhuriyet modernleşmesi, cari gelenekleri yok sayan bir başlangıç politikası izlemiştir.' Geleneğin icadından ziyade 'tepeden öğretilmesi' gibi bir durum söz konusudur.
Tanzimat'tan beri tavlanmaya çalışılan milletin iradeli direncinden ne kadar çekinildiği, jakobenlerin devrimi nasıl aceleye getirmek zorunda kaldıkları, Reşat Nuri Güntekin'in Yeşil Gece romanından iktibasla vurgulanır: "İnkılâp yapmak isteyen adam için ihtiyatın, hesabın fazlası da zararlı bir şeydi."
İbret vesikası olarak: Erken Cumhuriyet döneminde, 'Başbakan' sıfatıyla yaptığı bir konuşmada Şükrü Saraçoğlu: "Bu milletin Hıristiyanlaşması için, en az otuz sene gerekiyor" diyebilmiştir. Aynı yıllarda Hıristiyanlığın resmî din olarak benimsenmesi de mecliste tartışılabilmiştir. (Bu konuyla ilgili olarak D. Mehmet Doğan'ın Batılılaşma İhaneti adlı eseri mutlaka okunmalıdır.)
Ek olarak şunu da söyleyebiliriz: Her devrim daha çok özgürlük için yapılır, fakat sonunda esarete daha çok saplanılır.
Türk müziğinin yasaklanması
Gelelim yönetmen Sinan Çetin'in "Mutlu ol! Bu bir emirdir" isimli kısa filmine... Filmin giriş kısmında akan yazı şöyle: "O yıllarda T. C. Hükümeti, radyolarda Türk müziğinin çalınmasını yasakladı. Amacı batı müziğinin yaygınlaşmasını sağlamaktı. Genç cumhuriyet; alaturka yerine alafrangayı, yani 'batı kültürünü' topluma yerleştirmek istiyordu."
Mekân, 1934 yılında bir Anadolu köyü... Köy odasında köylüler saz çalıp türkü yakıyor... Derken, altı silahlı asker odaya baskın yapıyor. İçlerinden biri; 'şarklı gibi yerde oturup halk türküsü söylemenin yasaklandığı' haberini veriyor silahları köylülere doğrultmuş bir şekilde. Halk türküsünün yerine, bestelerinin çalınması zorunlu hale getirilen bir takım batılı bestekârların isimlerini sayıyor. Elindeki kâğıda bakan asker de gâvur isimlerini okuyamıyor. Ama bir emir kulu olarak yaptığı baskının, aslında kendi fıtrat ve kültürüne de uygun olmadığı ve bundan dolayı mahcup olduğu gayet iyi okunuyor şaşkın çehresinden. Köylüler de bir şey anlamıyor tabi okunanlardan!
Diğer bir asker de 'siz köylü müsünüz; çağdaş, batılı, modern olacağız artık' diyor. Ardından, 'size resmî olarak mutlu olmanızı emrediyorum, niye mutlu olmuyorsunuz bakayım' diyor. Amiyane tabirle saf saf kendine bakan insanları da 'devlet emrine karşı gelmekle' itham ediyor.
Saz çalan kişi Mozart'ın kırkıncı senfonisini çalmaya başlayınca, 'sazla batı mı olur, Beethoven çal bir de' diyor asker, yine şaşkın bir vaziyette. Sazcı da çaktırmadan başlıyor bir türküye. Askerler de içlerinden geldiği gibi teslim oluyorlar müziğe.
Yanlış hesap nereden döner?
Öğrenciler, sıkıcı geçen dersten bunaldıklarında yaramazlık(!) yapabilirler. Geçici bir çözüm olarak 'arkana yaslan, çiçek ol!' denir onlara ve çoğu zaman kızgın bir eda ile ifade edilir bu. Çünkü sınıfta bariz bir şekilde karizmayı çizen bir durum vardır.
Bunu fark eden öğretmen çocukların masumiyetlerini ve duygusal zaaflarını kullanarak onları çok sevilen bir şeye benzemeye -nasıl benzeniyorsa- davet eder. Bu davete icabet üst seviyededir. Halden memnun olan öğretmen 'heh şöyle, uslu olun bakalım!' eşliğinde üstten bir bakış atmayı da ihmal etmez!
Filmde askerlerin 'mutlu ol' demesi de buna benzer. Orada da mutlu olmaları için zorlananlara silah doğrultulmuştur nitekim.
'Çiçek ol' ne kadar sahicilikten uzaksa, 'mutlu ol' da o derece yapmacık ve yüzeyseldir. Zaten şapka devrimi gibi müzik devrimi de kısa zamanda yürürlükten kalkar. Bünye kabul etmez alafrangayı, uygulanamaz hale gelir emirler. Alelacele ve 'dış' menşeli yapılmaya çalışılan her şey gibi o da aşırı hızdan dolayı kaza yapar. Ne yazık ki kazadan sonra yoğun bir tedaviyle(!) tekrar aramıza sızmıştır utanmak bilmez sahipleri gibi!
Sonuçta hepimizin bildiği; ne kimse mutlu olmuştur, ne kimse çiçek...
İstemediği emirleri almak her zaman zor gelir insana. Bu, bir ilkokulun kuru tahta sırasındaki kölemsi çocuk da olsa, yüksek bir temsil makamının ceylan derisi kırmızı koltuğundaki çocuksu köle de olsa böyledir.
Hatırlatma: Millet olarak, yanlış hesabın Bağdat'tan döneceğine o kadar eminiz ki; 'at, at, burası Bağdat' diyerek 'ne tür yalan atarsanız atın, burası Bağdat, burada sökmez onlar' diyebiliyoruz rahatlıkla. Bunun adı bazen tedbirsizlik oluyor ve başımıza olmadık işler açılabiliyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



