Son yıllarda dünya da, mevsimler de huyunu suyunu çok fazla değiştirdi. İster küresel ısınma deyin, ister bir başka sebebe bağlayın, artık hiçbir şeyin eski tadı da yok, eski bereketi de. Mevsimler neredeyse yer değiştirecek ve Mayıs'a kadar uzanan kışa da alışıyor insan, Şubat ortasında çiçek açan ağaçlara da zamanla. Domatesin biberin de tadı kalmadı, kabaklıktan biraz hallice olan karpuzların da. İnsanların da tadının tuzunun kalmadığını söylesek, her şeyin iyiye gittiğini söyleyen koro karşı çıkar muhakkak.
Artık pınardan akan suyu da satmak normal elin yabancısına, limanını, kıyısını, koyunu da kiralamak gayet normal. Devrin pratik olma, her şeyi paraya ve menfaate çevirme ve endeksleme, hemen her şeyi birtakım amaçlar için istismar etme devri olduğuna da alışmak normal geliyor artık. Eski çamların bardak olması buymuş demek.
Eski zamanlarda kıssalarda dinlediğimiz kahramanların, sahabelerin veya uluların hak, adalet, insaf, vicdan anlayışlarıyla şimdinin konjonktürel olma, güçlüden yana saf tutma, inandığının ardında duramama hasletleri ne kadar da çelişiyorlar birbirleriyle ve ikinciler ne kadar da sevimsiz duruyorlar yakından bakınca. Halbuki, biz o türlü şeyleri sadece Dallas filminde var sanıyorduk bir aralar. Vefanın bir semt adı olduğunu öğreneli çok çok zaman geçti zaten aradan.
Hoca Nasreddin'in Timur'un karşısına çıkıp fillerden şikayetçi olacağı anda arkasında duracakları sözünü verip de, yolda kayıplara karışan insanlardan bugün de olduğunu bilmek, hatta bire bir görmek Hoca Nasreddin'in çağları aşan bir bilgeliği midir, yoksa insanoğlunun çiğ süt emmişliği midir acaba? Fazladan bir fil de bizim için istese yeridir Nasreddin Hoca.
Davasına sadık olmak, inandığı istikamet üzere gitmek ve yaşamak gerçekten de zormuş meğer. Kolay olsa, bu dünya yaşantısının bir imtihan olmasının gerekçesi de olmazdı muhakkak. Hacca gitmek için yola çıkmış bir garip karıncayı "Sen bu cüssenle bırak Hacca gitmeyi, bu şehirden bile dışarı çıkamazsın" diye küçümseyenlere karıncanın "Varamazsam da yolundan ölürüm" cevabı, hayatın gerçekleri kadar anlamlı gelmiyor demek insanlara. Malum, faiz de, dünyanın egemenleriyle aynı safta durmak da hayatın bir gerçeği kimilerine göre. Ve hayatın gerçeklerine göre "pozisyon almak", akan sudan kovaları doldurmak da gayet tabii. Suyun kirli mi temiz mi olduğuna bakmak da ilgilendirmiyor kimseleri.
"Bir elmanın iki yarısı" mı demeli içinde bulunduğumuz duruma, yoksa "Karpuz gibi ikiye bölünmek" mi? Birinin "siyah" dediğine diğeri şartsız şurtsuz, hiç düşünmeden taşınmadan yekten "beyaz" der olduysa, buna farklı düşüncelerin hayat bulması mı demek gerekir, yoksa hemen her konuda "karpuz gibi ikiye bölünmek" ifadesine mi sığınmak lazım gelir?
Acaba kredi kartı ve banka kredilerini icat edenlerin ardından hayır duası edenlerin oranıyla bu ülkenin zenginleştiğini düşünenlerin oranı aynı mıdır? İki tane yardım derneğine göstermelik para vermeyle veya kadınların altın günlerinde birileri tarafından dağıtılan zarflara 10-20 TL koymasıyla lüksse lüks, şatafatsa şatafat, gösterişse gösteriş diyenlerin vicdanları rahatlıyor mudur, "komşuları açken tok yatabilme" rahatına erişebiliyorlar mıdır?
Kendisi gibi düşünmeyen ve hatta kendisinden inanç anlamında bile farklı olana (başka dinden olana mesela) karşı bile haktan, adaletten ve de nezaketten ayrılmamayı düstur edinenler bu devirde yaşayabilirler miydi acaba? Kibir, şımarıklık, büyüklenme ve de bol bol öfke iken insanlara reva görülen, o yüzyıllar, binyıllar önce yaşamış olan gönül erleri, bugün yaşasalar kahırdan ölmezler miydi?
Müslüman bildiğiniz birisini uygunsuz bir anda, mesela içki içerken, görseniz, nasıl da hayal kırıklığına uğrar ve üzülürseniz, aynen öyle üzülüyor insan, iradesini birilerinin iki dudağından çıkacak olan kelimelere kiralamış olanların durumuna. En basit hareketlerinde bile özgür bir irade, sorgulayıcı ve mantıklı bir düşünmeden yoksun, insan olmanın asgari şartlarını yerine getirmekten bile imtina eden "kitlelerin", sözümona bir yerlere aidiyet adına adeta "uçurumdan atlayan koyunlar" gibi şuursuzca hareket etmesinin inançlı olmakla ilgisi olabilir mi hiç?
Hazır havalar da ısınıyorken ve insanın kendisini tatlı bir rehavete kaptırması da gayet kolay iken, en iyisi çiçekten böcekten bahsetmek aslında. Ne de olsa "fifti fifti" bir memnuniyet de her tarafı sarmış durumda ve herkes de her şeyden çok çok memnunken, boyalı basındaki bazı tipler gibi gittiğimiz lokantaları, zıkkımlandığımız yemekleri, gezdiğimiz yerleri yazsak, Fenerbahçe'nin nasıl da şampiyon olduğunu, Muhteşem Yüzyıl'ın entrikalarını veya Küçük Osman'ın dramını Fatmagül'ün kabahati ekseninde ele alsak ve beşinci sınıf köy veya gecekondu dizileriyle, dandik arabeskçilerin bayağı şovlarıyla kendimizden geçsek yeridir artık.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




