Kişisel zaafların, bilgi ve ehliyet fukaralığının kuşattığı insanlar, bu durumlardan kurtulmadıkça huzur ve saadeti bulamazlar. Toplumun huzur ve saadeti, insanı insan yapan değerlerin toplum fertlerinin büyük çoğunluğu tarafından benimsenerek yaşanılmasına bağlıdır. Bu değerler bütünüyle İslâm'da mevcut olduğu halde insanların büyük çoğunluğunun bu gerçeği idrakten yoksun oldukları ve dahası bu değerlere karşı savaş açtıkları halde barış ve huzurun oluşmasını istemeleri büyük bir çelişki değil midir?
Tarih boyunca insanların kişisel zaafları ve cehaletleri, toplumu temelinden sarsan belli başlı problemler olmuştur. Bu problemleri ortadan kaldıracak akıl gücünü kullanabilmeleri için Rahmet sahibi olan Rabbimiz insanları tehlikelerden uzak tutmak üzere onları aydınlatacak elçiler ve kitaplar göndermiştir. Aklını kullanabilenler kurtuluş için gösterilen yolu tercih etmişler ve kurtulmuşlar. Zaaflarının etkisinden kurtulamayıp inkâra sapanlar ise, acı sonlarını bizzat kendileri hazırlamışlardır. Misal olarak Hazreti Musa (a.s)'yı yok etmek için takip eden Firavun ve ordusunun akıbetini öğrenip düşünmek yeter.
Akıl, Allah (c.c.)'ın insanoğluna bahşettiği sayısız nimetlerin en önemlisidir. Akıl sahibi insan çelişkiye düşmez ve çelişki içine düşenleri de bu açmazlardan kurtarmaya çalışarak, huzur ve saadet için gerekli alt yapıyı birlikte hazırlamaya gayret eder. Çünkü akıl sahipleri insanı insan yapan değer ölçülerinin neler olduğunu bilir, bu ölçülerin doğruluğuna inanır ve yaşamında bizzat uygular. Nitekim Allah (c.c.) akıl sahiplerine; "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a iman edersiniz" (Âl-i İmran, 3/110) diyerek, İslâm toplumunda sorumluluğun çerçevesini ve olması gereken boyutunu ortaya koymaktadır. Sorumluluğunun idraki içinde olan her fert, sahip olması gereken bu duyarlılığını, her durumda ve hayatının her safhasında taşımakla yükümlüdür.
Hz. Peygamber (a.s.)'in şu hadisi bunu en güzel şekilde açıklamaktadır: "Sizden biriniz bir kötülük görürse onu eliyle, buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle onu kınasın" (Müslim, "İman" 20). Toplumsal duyarlılığa vurgu yapan bu hadiste, işlenilen kötülüklere el ile müdahale görevi bugün için yetkili hukuk otoritelerinindir. Dil ile toplumu bu yönde aydınlatma görevi ilim erbabına düşmektedir. Kalbiyle kınamanın yani kötü davranışları ve halleri tasvip etmeyip, iltifat etmemenin de fertlere ait bir görev olduğu düşünülmelidir.
Millet olarak bunlardan çıkarmamız gereken dersler vardır. Yaşadığımız dünyada insanlar acı çektiği, insanca yaşama şartlarından yoksun olduğu, zulüm ve vahşet ayyuka çıktığı halde, kötülükleri eliyle düzeltmek üzere, toplum olarak görevlendirdiğimiz devlet otoriteleri gereken tedbirleri almıyor veya alamıyorsa, kötülüklerin ne olduğu ve nasıl önlenebileceği hususunda yönetenleri ve yönetilenleri ilim kurumları ve mensupları irşat ederek yönlendirmiyor veya yönlendiremiyorsa, asıl sorumluluk toplumu oluşturan halkın ve özellikle de seçmen kitlesinin sorumluluğu söz konusudur.
"Toplumlar layık oldukları şekilde yönetilirler" ya da "Nasılsanız öyle yönetilirsiniz" sözlerinin ifade ettiği gerçek üzerinde her birimizin derin derin düşünerek sorumluluk bilinci ile aklımızı kullanmayı ve oy kullanmanın önemini kavramayı nasip etmesi için Rabbimize dua edelim. Gerçekten insanoğlunun hem bu duaya hem de duasının kabulü için esbabına tevessüle yani Millî Görüş'ün iktidarı için çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



