Yeni demlediniz; buğusu buram buram odaya yayılıyor; yepyeni bir şiir sanki insanı sarıp sarmalıyor; içecek değil de başka bir dünyaya adım atma tebessümü gibi... Hele haz dolu kokusu yok mu ben buna bayılırım! Ben, aşkın şarabı diyorum çaya; sevgilinin tutulamayan eli... Yaklaştıkça uzaklaşan büyülü bir hayal... Bir atmosferdir başka bir boyuta geçiren... Muhabbetin orta yerindeki cennet ırmağı!
Sizi bilmem; ben çay içmediğim zaman o günü bir boşluk olarak, arada kalmış, çok kötü şeyler meydana gelmiş gibi hissederim. Çay içmediğim zaman muhakkak başım ağrır. İşte o baş ağrılarında; sanki nazlı bir sevgilinin hayal meyal gördüğüm yüzünü bir daha göremeyecekmiş gibi gelir bana; böyle bir 'yoksulluğa' düşerim. İçinden çıkılmaz bir hâl alırım; evdeysem ev ahalisi anlar benim bu hâlimden hemen bir çay demler; dışarıda isem en kısa sürede çaya nasıl erişeceğimi hayal etmeye başlarım...
Ben çay yüzüne çok önemli sınavın saatini kaçırmış bir adamım. Çay uğruna öğrenciliğimde yurttan atılmış; çay uğruna zamanında yatıramadığım faturadan dolayı evimin elektriği kesilmiş bir insanım. Daha kötüsü var ama anlatmayalım... Sevgilinin uğruna her şeyi göze alan bir insan, onun çektirdiği cefaları dile getirmekten imtina eder; hani türküde diyor ya; "Nesimi'ye sormuşlar yârin ilen hoş musun / hoş olayım olmayayım o yâr benim kime ne". Cefası da sefası da birbirimize duyduğumuz muhabbeti zedelemez aksine daha da güçlendirir. Ben çaya ne kadar muhabbet besliyorsam çayın da bana o kadar muhabbet duyduğuna inanıyorum. Yıkılmaz birliktelik...
Öğrenciyken, bir evde çay varsa insanın karnının doyacağına inanırdım. Şimdi de öyle; bir evde çay varsa insanın karnının doyacağına inanıyorum. Çay olan evde insan aç kalmaz. Düşünün, bir ilkbahar günü gezmiş tozmuşsunuz, ikindiüstü eve gelmişsiniz, acınızdan kıvranıyorsunuz, bir çay demliyorsunuz, yanına çayın kardeşleri zeytin peynir ekmek, beş on dilim salatalık ve domates; dünyanın en zengin sofrası beş dakikada hazır! Buyurun... Çay demli mi olsun açık mı! Ben demli çay içerim! İnce belli bardağın 'ince yerinden' biraz daha yukarıda olacak demi... Tek kelimeyle nefis! Değil mi...
Bir dosta misafirliğe giderken, hani bazı insanlar, menüde ne var diye sorar. Ben ise; çay var mı diye sorarım. Çay varsa dünya var demektir! Evime davet ettiğim dostlarıma da öncelikle güzel çayımın olduğunu övünerek anlatırım. Benim hayatımda övündüğüm birkaç şeyden birisi çaydır! Çaya 'kutsal içecek' dediğimi beni şahsen tanıyanlar zaten bilirler.
Bazen şunu düşünmeden edemiyorum; öldükten sonra ne yaparım! Biliyoruz ki cennet içecekleri arasında çay yok; acaba çay başka bir şeye telmih mi yapıldı demekten kendimi alamıyorum. Belki de 'süt' diye bahsedilen çaya mecazdır... Kim bilir...
Ben ölürsem şiirden ve çaydan ölürüm; şiir söyleme (yaratım) anı ve çay içe içe! Şiirin içinde biranda kaybolup giderim; sonra cenaze vb işlemler; belki de her şiir etimden biraz kopara kopara sonunda sonsuz yokluğa (asıl varlığa) karışacağım! Tabutumdan dizeler akacak, arkamdan bir demlik çay, buğusunu üzerimde çaresiz gezdirecek!
Nerede bulunduysam orada hep çaycıları sevmişimdir. Çaycılık yapan insan, bana, hiç kimsenin elde edemeyeceği bir hüneri varmış gibi gelir. İmrenirim onlara; edebiyat uğraşı dışındaki arkadaşlarım genelde çaycılık yapan insanlar arasındandır. Çaycılara bir esnaf diye bakmam; bir sanat eserini icra ediyorlarmış gibi hayranlık duyarım...
Demliğin dibini birçok insan içmez; fakat ben 'dem dibi' diye tarif ettiğim o 'oturmuş hâlinden' yeni bir atmosfere geçiyor gibi 'ruhani' bir tat alırım. İçimde türküler 'tellere' doğru yolculuğa çıkar; müziğin kanatları bana yeni ülkeler keşfettirir; kuzular düşünürüm yemyeşil yamaçlarda. Yemyeşil bir çam ağacında, sapsarı bir bülbülün o ahenkli ötüşünü görür gibi olurum çocuklumdan kalma bir karede... Elimde bir bıçakla 'gamga' yontarım 'araba' yapmak için; 'pil tekeri' de lazım buna...
Bana çay getirin lütfen bana çay getirin bana çay bana çay, çay çay çay... Çay var mı çay? Var var! Aşk da var mı? Var! Gel ey meçhul aziz dost; bir bardak demli çay içelim bu dünyanın tüm rezaletlerinin üstüne! Ruhumuz dinlensin!
Çay buğusu ol ol da gel
Geceleri bulutlardan yol da gel
Sızısı yüreğime inmeden göklerin
Güneş ol yüreğinle dol da gel
Bu dörtlüğü 1995'de yazmıştım (söylemiştim). Onsekiz yaşında bıçkın bir gençken... Şimdi otuz üç yaşındayım; cennet yaşı denir otuz üçe, bilirsiniz...
Çay üzerine söz bitmez... İnce belli çay bardağından içilir bu mübarek içecek; bardak ille de ince belli olacak... Kalın ya da düz belli bardaklar çayın o zarif duruşuna zarar verir; şıklığını örseler, zarafetine halel getirir... Olmaz! Sevgili incitilmez! İncitilmemelidir!
Var mısınız bir bardak çaya!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



