İstiklâl Marşı'nın izah denemesini geçen hafta neşretmiştik. Bunun üzerine Üstad M. Ertuğrul Düzdağ Bey bu haftanın Çanakkale Şehidleri haftası olması münasebetiyle himmet edip bize "Çanakkale şehidleri" için bir açıklama denemesi başlığı altında kaleme aldıkları çalışmayı göndermişler. Bu alicenab davranış için kendilerine teşekkür ediyor, Çanakkale Şiiri'nin açıklamasını okuyucularımızın istifadesine sunuyorum:
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
- Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde gösterdiği vahşetle "Bu: bir Avrupalı!"
Dedirir yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi yâhud kafesi!
Çanakkale Boğazı'nda yapılmakta olan savaşın, dünyada bir benzeri yoktur. Bu ne biçim bir savaştır? Gelibolu yarımadası denilen ufacık bir kara parçası, birkaç devlete ait yüzlerce harp gemisi tarafından denizden çevrilmiş durumdadır. Hem on binlerce gülleyle dövülmekte, hem de üzerinden geçip Marmara Denizi'ne inmek ve İstanbul'a yürümek isteyen, kalabalık ve güçlü dört beş ordu tarafından, saldırıya uğramaktadır.
Yeri göğü doldurmuş, ufukları kaplamış olan bu utanmazca yığınak, bu gemiler ve askerler, bu kuvvet dengesizliği, bu çılgın saldırı nedir? Bu hayasızlar, bu saldırganlar kimlerdir? Ve duygusuz sırtlan kümeleri, nerde varsa, kafesleri veya hapisleri açılıp salıverilmişler, hepsi sürüler halinde toplanıp gelmişler de bize saldırıyorlar!..
Evet hiç şüphe yok, bu utanmazlar, bu vahşiler, Avrupalılardır! Her zaman ve her yerde, diğer milletlere karşı gösterdiği vahşet ve acımasızlıkla kendini tanıtan, "Belli! Bu bir Avrupalıdır!" dedirten, o yırtıcı
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Her kıt'adan insanlar, beşeriyetin bütün cinsleri, hepsi de burada! Bir tufan, bir mahşer kalabalığı ki, kum gibi kaynamakta...
Dünyanın her tarafından gelmişler, karşında duruyorlar. Avustralya'dan gelen Anzaklarla Kanadalıları yan yana görüyorsun.
Gerçi karşındakilerin her şeyleri farklı: Yüzleri, dilleri, renkleri, her şeyleri... Kimi Hindli, kimi yamyam, kimi başka bir bela... Fakat hepsinde aynı olan ve onları birleştiren ortak ve müdhiş bir özellikleri var: Vahşet!
Böyle alçakça bir işgali, veba gibi korkunç bir salgın hastalık bile yapmaktan utanır.
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Ah, o asâletine övgüler yağdırılan yirminci asır yok mu! Hani şu iyiliği, insancıllığı, barışçılığı, yüksek fikirleri. merhameti, hoşgörüsü övüle övüle yüceltilen, yere göğe sığdırılamayan şu yirminci asır! Olgun insaniyetin son temsilcisi ilan edilen şu yirminci asır!.. İşte o yirminci asrın bütün önde gelen temsilcileri, şimdi buradalar ve işte en aşağılık, en alçakça tavır ve davranışları sergilemekteler!..
Bu sefil varlıklar, müdhiş silâhlarıyla Mehmedciğin karşısına geçip, aylarca hırslarını, gayzlarını kustular; çirkin yüzlerini hiç utanmadan ortaya döktüler.
Eğer bu vahşeti gösterip de maskeleri yırtılmasa ve çirkin içyüzleri böyle ortaya çıkmasaydı, bizler hâlâ onlara hayranlık duymaya devam edecektik. Ama artık gördük ki, vahşiliklerini, "medeniyet" yaldızı arkasına saklayan Avrupalılar, dönek, yalancı, sahtekâr ve utanmaz yaratıklardır!..
Üstelik bu lânetli mahlûkların ellerindeki, hiç acımadan kullandıkları ölümcül silahların her biri, tek başına bile bir memleketi harap edecek kadar korkunçtur...



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



