Bu yılın ilk aylarında Atatürk Kitaplığı başladığımız roman seminerlerine yeni dönem itibariyle kaldığımız yerden başlıyor ve çağdaş Türk romanını hazırlayan metinlerden günümüz romanına kadar gelmeyi düşünüyoruz. Önceki dönemde anlatı geleneğimizle batılı roman anlayışı üzerinde durmuştuk.
Tanzimat dönemiyle birlikte edebiyatımıza yeni bir tür olarak giren romanın başlangıçta dil ve üslûp olarak bizim anlatı geleneğimizden oldukça yararlandığını biliyoruz. Namık Kemal ile Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında bu benzerlikler açıkça görülür. Fakat çağdaş Türk romanını hazırlayan, Tanzimat döneminin ikinci kuşağına ait Araba Sevdası, Sergüzeşt, Zehra ve Turfanda mı Yoksa Turfa mı gibi yazarlarının tek roman denemelerinin bu gelenekle hiçbir ilgileri yoktur.
Cumhuriyet öncesindeki bu roman birikiminden ve geleneğimizden yararlanmayan Servet-i Fünun ve Millî Edebiyat akımlarının yeni bir roman anlayışının peşinde olduklarını görüyoruz. Halit Ziya ile Mehmet Rauf’un bu anlayışla romanlar yazdığını, bu roman anlayışının Cumhuriyet’ten sonra da etkili olduğunu biliyoruz. O yüzden Halit Ziya’nın Mai ve Siyah ile Aşk-ı Memnu, Mehmet Rauf’un Eylül adlı romanlarıyla Halide Edip ve Reşat Nuri’nin eserleri pek çok bakımdan önemlidir.
Bu romanın dünya görüşü
Çağdaşlaşma anlayışının 20. yüzyıl Türk romancılarının hemen hemen hepsinde temel dünya görüşü olduğu görülüyor. Bazen alaturka yaşayışı, bazen de yüzeysel alafrangalığı eleştirseler bile, pozitivist dünya görüşüyle Realist-Naturalist edebiyat anlayışları bu dönemin romanını etkilemektedir.
Cumhuriyet’ten sonraki romancıların resmî ideoloji çerçevesinde bir roman dünyası ortaya koydukları görülüyor. Pozitivizm ve rasyonalizm, bu dönemin kültür ve sanat hayatını olduğu kadar romancılarını da temelden etkilemiş; Tek Parti anlayışı romanda da temsilcilerini bulmuştur. Yalnız Peyami Safa ile Tanpınar’ın resmî görüşe aykırı düşen romanlar yazdıklarını görüyoruz. Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ve Fatih Harbiye gibi eserleriyle Tanpınar’ın tefrikada kalan romanları bir toplum mühendisliğine dönüşen resmî ideoloji dışında yaşayan insanı anlatmıştır.
1950’den sonra çok partili hayatın gerektirdiği demokratik tecrübeler yaşanmaya başlanmış, bunun edebiyata, özellikle de romana yansıması çeşitli biçimlerde görülmüştür. Önce romancılar aşk hikâyelerini andıran ucuz aşk romanı furyasına kapılmış, ardından da İkinci Dünya Savaşı’nın bizdeki yansımalarını gerçekçi ve toplumcu bir tarzda anlatmaya çalışan romancılar görülmüştür.
Özellikle Yakup Kadri ile Halide Edip ve Reşat Nuri’nin romanlarıyla yetişen yeni bir kuşağın, Köy Enstitüleri’nden mezun romancıların ortaya çıktığını görüyoruz. Plehanovcu anlayışla halkçılığı Narodnik Ruslar gibi benimseyen bu sosyalist gerçekçi romancılar yanında, başlangıçta bunlar gibi yazan Kemal Tahir ve Tarık Buğra ile Attila İlhan’ın da bu dönemde eser verdiklerini görüyoruz. Sosyalistlerle köy romanı, Tarık Buğra ile de kasaba romanı, edebiyatımıza Berna Moran’ın “Anadolu romanı” dediği farklı bir roman anlayışını getirmiştir. Hikâyeden romana geçen Orhan Kemal ve Yaşar Kemal ile Kemal Tahir yeni bir üçlü oluşmuş, Berna Moran’a göre bunlar “egemen ideolojiye dışardan bakan” ve “düzeni sorgulayan romanlar” yazmışlardır. Tabii, kullandıkları jargon tümüyle sosyalisttir.
Sosyal gerçekçilik olarak adlandırılan, ama gerçekte sosyalist gerçekçiliği köylü mantığı ve röportaj diliyle sürdüren bu romanlara, Tarık Buğra ile Attila İlhan’ın çok sert eleştiriler yönelttiğini biliyoruz. 12 Mart’tan sonra şehirli bir tutumla “kurtarıcı edebiyat” anlayışının sürdürüldüğünü, ağa-ırgat çatışmasının yerini işçi-patron karşıtlığı biçimine dönüştüğünü ve sosyalizm çığırtkanlığının, işçi sınıfını bilinçlendirmeye yöneldiğini görmek kimseyi şaşırtmıyor. Çünkü bu misyon her zaman vardır.
Farklı roman anlayışları
1955 yılında üç çağdaş romancının ilk romanları yayınlanır: Kemal Tahir’in Sağırdere, Tarık Buğra’nın Siyah Kehribar ve Yaşar Kemal’in İnce Memet... Üçü de farklı alanlara yönelen bu romancıların daha başlangıçta kendi yollarını çizdikleri bellidir: Kemal Tahir hapishanede tanıdığı tiplerden hareketle yazdığı Anadolu köylülerinin hayatını bir sosyolog titizliğiyle ele alırken, Tarık Buğra baskıcı rejimlerle tek tip insan anlayışına -yabancı bir örnekle- karşı çıkmaya çalışır. Yaşar Kemal ise, halk şiirinin diliyle eşkıya hikâyesini ve kan davasını romanının temel ekseni haline getirir.
Tarık Buğra’nın Küçük Ağa ve Kemal Tahir’in Devlet Ana romanıyla başlayan tarihi kimlik tartışması, her alanda bize özgü bir üslûp araştırmasına yöneldi. Öteden beri Yahya Kemal’in öncülüğünde Necip Fazıl ve Peyami Safa ile A. H. Tanpınar’ın sürdürdükleri inanç, kültür ve medeniyet tartışmaları kendiliğinden gündeme geldi. Gelenekten faydalanma, kimlik krizi ve bize özgü bir hayatın gerektirdiği şartlar, kültür çevrelerini olduğu kadar romancıları da ilgilendirmeye başladı. Oğuz Atay’ın erken ve çok batılı malzemeye dayalı postmodernizmi kadar, Küçük Ağa’dan Gençliğim Eyvah’a yönelen Tarık Buğra romancılığı da bir kısım aydınlarımızın ilgisini çeker oldu...
Çalıkuşu ile başlayan “ülkücü edebiyat” yolundaki “Anadolu romanı” gibi “devrimci gençlik” romanı da geniş okuyucu kitlelerinin yetirence ilgisini çekmedi. Küçük burjuvalar türedi hayatlarla marjinallere yaklaştı ve gerçekçilikten postmoderne doğru yönelerek kendilerine göre oluşturdukları “zümre edebiyatı”nı ödüllerle ve polemiklerle canlı tutmaya çalışarak dünyaya sesimizi duyurdular...
Cumhuriyet döneminin son çeyreğinde her alanda olduğu gibi roman türünde de dikkate değer atılımlar görüldü. Bunların bir kısmı sosyalist edebiyat anlayışıyla köylü-ağa ve işçi-ağa hikâyelerini sürdürürken, bir kısmı da milliyetçi ve Müslüman görüşlerle hidayet romanları yazmaya başladılar. Bir yandan da tarih şuurunun yönlendirdiği tarihi roman furyaları ortaya çıktı, her kesimden okuyucu buldu. Bu furyalar Tarık Buğra ile Kemal Tahir’den etkilenmiş görünüyorlardı, alma tavırları farlıydı.
“Ülkücü edebiyat” anlayışı şehir romanlarıyla birlikte yerini edebî kaygıların ağır bastığı modern ve postmodern romanlara bırakarak günümüz insanını anlatırken gelenekten faydalanmayı da ihmal etmeyen bir roman anlayışı her kesimde benimsenmeye başlandı. Bu da romanımızı geliştirdi.
Kısacası, çağdaş diye nitelenen 20. yüzyıl romanı Servet-i Fünun dönemi ile başlayan bir dizi edebiyat akımlarının etkisinde kalmıştır; önce realist, Milli Edebiyat dönemiyle romantik, köy romanlarıyla sosyal gerçekçi, sonra da modern ve postmodern anlayışlarla birlikte edebiyat geleneğinden yararlanma çabalarına girişmiştir. Böylece roman, gelişmeye en açık tür olarak görülür.
NOT: Halit Ziya”dan Orhan Pamuk”a kadar genişleyen bir çizgi içinde değerlendirdiğimiz çağdaş Türk romanının önemli örnekleriyle tahlillerini Çarşamba günleri Atatürk Kitaplığı”nda iki haftada bir yapmaya çalışıyoruz. Nobel ödüllü kazanan ilk Türk romancısı Orhan Pamuk”la eserlerinin önemli özelliklerini 18 Ekim akşamı saat 19.30”da ele alacağız…


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



