Bugünkü yazıma Türkan Saylan'ı anarak başlamak istiyorum. Bu dünyadan göçüp gideli bir hafta olmasına rağmen onu anmak için o kadar çok sebep var ki...
O, 18 Mayıs sabahı sayılı nefeslerinin sonuncusunu verirken, ben daha rahat nefes alabilmek umuduyla, uyunacağımdan emin olmadığım bir uykuya dalabilmenin heyecanını yaşıyordum. Bilim insanlarının nanoteknoloji palavralarına kulak kabartmayıp; korku ve stresin barınma ihtimali olmayan "dua iklimi"ne sığınıyordum.
Acısız bir uykuya dalmanın bedeli; ferman gibi önünüze konan ve heyecandan sayılamayan onlarca imza... Savunmanızın çöktüğü bir anda, hayata daha iyi tutunmak için bu "altın vuruşlara" razı gelmekten başka şansınız yok. Önce rahat bir uyku, ardından rahat bir nefes alabilmek için...
Düğmesiz yeşil önlük getirilip, "bunu giyeceksin" denildiğinde; yıllar önce milyonlarca yoldaşımla giydiğim "beyaz kefen"i hatırlayıverdim. O giyilen bembeyaz kefen; ne uyumak, ne de sonsuzluğa yürümek için değil, sadece yeniden doğup, "sonsuzluğun sahibi"nden af dilemek içindi.
Şimdi ise önümde tek seçenek var; yeşil gömleği giymek, yeşil örtülü sedyeye binmek ve yeşil giysili bir görevliyle çıkıp odadan gitmek...
Nereye?..
Daha önce hiç uğramadığım, atmosferini tasavvur edemediğim buz gibi bir odada uykuya dalmaya... Yanmaya hazır olan kocaman gözlü lambaların altında uyumayı beklerken, damarları acıtan bir iğne darbesi... Ve arkasından rüyasız bir uyku...
Beden acı çekerken, ruh keyfini çıkarıyor bütün kuşkulardan arınmışlığın hazzıyla... Burası zamansız, güneşsiz, soğuksuz, uçsuz-bucaksız ve cüzi iradenin erişemediği hayal ötesi bir âlem... Burada demokrasi yok, laiklik yok, suç yok, ceza yok, kalmak ya da gitmek artık senin elinde değil. Ve hâlâ amellerinle başbaşa bile değilsin...
Gözlerim yavaş yavaş aralandığında ise; ruhumun hazzıyla bedenimin acısının yer değiştirdiğini hissediyorum. Kan ter içinde birşeylerin anormalliğine kafa tutmaya çabalarken; Genel Yayın Yönetmenim Necdet Kutsal yanıbaşımda beliriyor. Arkasındaki simaları seçemiyorum. Gülümsüyor, bir dost samimiyetiyle "geçmiş olsun" diyor...
Necdet ağabeyin yanımdan ayrılmasıyla başım vücuduma ağır geliyor, göz kapaklarım iflas etmiş tüccarın dükkân kepenkleri gibi yavaş yavaş kapanıyor. Fakat çok geçmeden odanın kapı aralığından kulaklarıma sızan "patavatsızlık" muhabbetleri uzadıkça telaşlanıyorum, "ben hastanede miyim, yoksa hapishanede miyim?!" sorusunun karşılığının "hastane" olduğuna karar verip, 500 nolu telefonu çeviriyorum.
Görevlinin "size nasıl yardımcı olabilirim?" sorusuna karşılık, "Mümkünse, ziyaretçi salonuna her hastanenin duvarına asılan o meşhur 'sus işareti yapan hemşire' tablosunu istiyorum" diyorum. Karşıdaki talep şaşkını sesin, "Pardon!.. Anlamayamadım beyefendi!.." sorgulamasına karşılık, "Kardeşim anlamana gerek yok! Şu ziyaretçi salonundaki 'hoyrat sesleri' sükunete davet et yeter" dedikten 30 saniye sonra, dünyalar bir daha benim oluyor!..
Bir müddet sonra kendime gelip, hastane odasının kasvetinden kurtulmak için tv'nin düğmesine basıyorum. Hangi tv kanalına baksam Türkan Saylan...
O, dün sabah ölmüştü... Ben ise sunî bir ölümden uyanmıştım...
Hiç ölümden haber vermeyen haberler, nutuklar birbirini izliyordu... Hizmetleri, açtığı çığır, laiklik, demokrasi, bilim, çağdaşlık ve kardelenler yetim kalmıştı!.. Ama ölüm haktı ve ondan kaçış yoktu. Ve her şeye rağmen, üstelik hayat devam ediyordu... Naaşı, Teşvikiye Camii'nin önünde yobaz(!) olup olmadığını kestiremediğimiz bir imamın önündeydi. Ritüele katılmak için onbinler oluk oluk mabede akıyordu.
Kalkışmalar, inatlaşmalar değil, ritüellerin hayatımıza kattığı zenginliğin fotoğrafı aksediyordu, ekranlara. Ve buraya koşup gelenlerin, "Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez" diye bir hesapları da yoktu. Olmamalıydı da...
Çünkü ritüeller; bütün toplumlar için vazgeçilmez inanç ve gelenekler silsilesinin mayasıdır. Maya bozulmaya yüztutmuşsa eğer, "ötekileşenler"le birlikte "bizim mahalle"nin akîl adamları, yazarları, bilim insanları, sosyologları, inandıkları değerleri satır ve söylemlere hapsederek değil, hayata hâkim kılmak için bir daha gözden geçirmeleri gerekiyor belki de.
"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz..." ifadesi bu cenazede "ötekileştiren" sürecin kanıtı olarak ispata çalışıldı. Türkan Saylan ötekileştirerek yaşadı, ötekileşenlerle uğurlandı. Unutmamak lâzım; dünyevî âlemde imtiyazlı yaşayabilir, imtiyazlı gömülebilirsiniz. Mamafih, ya sonra... "Ya sonra"nın muhatabı; kemalistler, laikler, demokratlar, çağdaşlar değil sadece, aynı zamanda ötekileşen "bizim mahallenin sakinleri..."
Yoksa tabuta ha cesedi koymuşsunuz, ha yaşarken ölmüş düşünceleri, ne fark eder; geçmiş olsun!..
Ritüellere burun kıvırıp, şefkatı hoyratlıkların kucağına atarak, ölüyle diri arasındaki nüans farkını kibre kurban verdiyseniz; geçmiş olsun!..
"Başörtülülerin, başörtüleri gözüme batıyor..." ifadelerini hoyratça haykıran Leyla Umar'ın cesaretini kuşanıp, kendinizi ifade edemiyorsanız; geçmiş olsun!..
"Geçmiş olsun" duasını etmekten de imtina ediyorsanız eğer, o dem çare yok artık; başınız sağolsun!..
Saylan'ı, hayattayken yapıp ettikleriyle birlikte Zincirlikuyu'da yapayalnız bırakıp, tekrar hastaneye dönelim isterseniz... Çünkü hayat devam ediyor ve artık hastaneyi terkedip, sokaktakilere karışma vakti... Fakat önce hastane muhasebesine uğramak lâzım...
"- Hesap lütfen!.."
"- 1000 (bin) TL, sizin adınıza şirketinize fatura edilecektir."
"- SGK'ya yansıtılacak miktarı öğrenebilir miyim?"
"- Herhangi bir rakam telaffuz etmem mümkün değil!.."
Allah devlete (ve cebinde üç-beş kuruş parası olan SSK'lılara) zevâl vermesin!.. Bir SSK'lı olarak tedavi olduğum özel hastaneye 1000 (bin) TL'yi taahhüd etmeseydim, burnumdan değil, hâlâ ağzımdan soluyor olacaktım.
Ezcümle, başarılı geçtiğini umduğum ameliyatımda emeği geçen Op. Dr. Barbaros Yurdaışık ve bütün ekibine teşekkür ediyorum. Elleri, gönülleri ve ömürleri dert görmesin.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



