Bütünleştirme, bütünleşme, birleşme anlamlarına gelen “integration” (entegrasyon) kelimesinin kullanımının yaygınlaşmasında Avrupa’da yaşayan “göçmenler”in önemli bir paylarının olduğu söylenmelidir. Önceleri, özellikle Almanya’da yaşayan Türklerin durumunu tasvir etmek üzere kelimenin kullanımına başvuruldu. “Entegrasyon” sağlayamadıkları, “entegrasyon”un, bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ gerçekleşmediği ya da gerçekleştirilemediği dile getirildi. Fransa’da patlak veren olaylar (isyan da deniliyor, ama (?) dolayısıyla, Fransız hükümetinin “entegrasyon” da başarılı olamadığı söylendi.
Böylece bir takım gelişmelerin istenilen seviyede gerçekleşmemesi “entegrasyon” sürecinin bir türlü tamamlanamamasına adeta üstü örtülü bağlanır oldu.
Peki ama“entegrasyon” nedir, bununla kastedilenden ne anlaşılıyor ve ne anlamak gerekiyor? Dahası o kadar masum bir şey midir? “Entegre” etmek iseyen (Avrupa) ile “entegre” olması istenilenin durumu, konumu nedir? Bu durum, konum, onların isteklerini ve varlıklarını ne ölçüde ilgilendiriyor, şartlarını nasıl bir dönüşüme tabi tutmalarını işaret ediyor? Avrupa “entegrasyon” konusu olmanın bedelini nasıl algılıyor ve ne değer biçiyor? “Vahşi” ile “uygar” denklemiyle ilişkisi var mıdır entegrasyonun?
Fiil olarak “integrate” kelimesi basitçe tamamlamak, bütünlemek, bir bütün haline koymak, birleştirmek anlamlarını içerir. Matematikte “entegralini hesaplamak, tümlevini almak” demektir. Amerikan İngilizcesinde “her ırktan insanı (okul, lokanta, taşıt v.s.’den) yararlandırmak” gibi bir anlam da yükleniyor kelimeye. İsim, sıfat, zarf hallerinde anlam farklılaşmalarına uğruyor. Mesela isim halinde (integrity) bütünlük, tamlık yanında “dürüstlük, doğruluk, namusluluk, bozulmamış halde olma, iyi durumda olma, sağlamlık” anlamlarını kazanıyor.
Kelimenin “göçmen”leri işâret etmek üzere kullanımında olduğu kadar AB-Türkiye müzakere sürecinde çok farklı, yerine göre muğlak, hatta değişken, haydi haydi oynak anlam yüklemeleri yapıldığını gözlemliyoruz.
Diyeceğim “entegrasyon” pek öyle masum gözükmüyor.
Avrupa’da çeşitli ülkelere dağılmış, muhtelif ırk ve dinden, coğrafya ve kültürden kopup gelmiş insanlara Avrupalı, “göçmen” damgasını vuruyor. Fransa’da ortaya çıkan olaylarda “varoş insanı” nitelemesine konu edilen ve “göçmen” olarak damgalananlar Fransız vatandaşı “varoş insanı” deyimiyle belirtileni, haydi Türkçe deyimiyle “kenar mahalleli” olarak anlayalım. Ama “göçmen” denildiğinde tamamen ayrı bir durum, ayrı ve farklı bir olgudan bahsediliyor. Hukuki, siyasî bakımdan “göçmen” değil, “vatandaş”, daha doğrusu uyruk (tabi)tur. Öyleyse, “uyruk”unu hâlâ “göçmen” ve “entegrasyon” zamiri, yani öznesi olarak nitelendiriyor, öyle algılıyorsa bir devlet, “entegrasyon” bu takdirde farklı bir anlam düzlemine aktarılıyor demektir. Her şeyden önce o ayrı bir kategoridir, ayrı bir sınıftır, ayrı bir unsurdur. Paris’in, ya da Londra’nın, New York’un “kenar mahalle” (suburb)sinde tehacüm olunmaktan başka imkan, fırsat ve tercih bulamamışsa “uyruk” olan “göçmen”in entegrasyonu gerçekte bir sürgün (tehcir) demektir. Sürgünün, fiziken olduğu kadar, ruhen koptuğu açık bir olgu olduğuna göre, bütünleşmesini, tamamlaşmasını istemek pek makul sayılamaz.
Öte yandan “uyruk” göçmenin “entegrasyon”a tabi tutulmasını hangi alanlarda ve konularda istemek de, bütünüyle farklı anlamlar içerebilir. Kaldı ki Avrupa “uyruk” göçmeni entegre mi, “enterne” (intern) mi etmek istiyor?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



