Bir kişiyi suçlamak istemem ama.
Bütün o cinayetlerin işlenişinde, Kurtlar Vadisi'nin toplumsal kabulünün katkısı olduğunu düşünüyorum.
Kaç üniversite öğrencisi derslerini bırakıp, bu dizinin CD'leri ile adeta doktora yapmaktadır.
Polat'la özdeşleşmek adına mafyaya sempati mi artmadı.
Haksızlığı silahla düzeltmek mi katlanmadı.
Terzi kadınlar ellerindeki dikişi bırakıp, gözlerini kırpmadan Polat'ın cinayetlerine kilitlenmişler.
Bed bir ses tonu ile yardımcısının,
- Usta kafasına sıkayım mı sözü üzerine, merdiven silen kaç kadın bu cümleyi zihnine çerçeveletip, çalışmayan kocasının kafasına sıkmayı düşündü kim bilir.
Cinayetleri normal gösteren bu korkunç görüntülerin eşliğinde hasta ruhlu insanların daha rahat kan döktüklerine örnek, son katliamlar.
11 yaşındaki çocuk bile, babasının silahını alıp annesinin kafasına sıkabildi.
Hayattaki en değerli yakınlar olan aile fertlerini, filmlerdeki gibi gözünü kırpmadan başlarına sıkıp ya da telle boğarak öldürdü eski astsubay.
Gözün aydın Polat.
Diziden kazandığın parayla aldığın yüzlerce evin sefasını sürebilecek misin bütün bu olanlardan sonra.
O evlerin boyalarına sinmiş kan kokusu demek senin hiç vicdanını sızlatmamakta.
Türkiye gibi zaten sorunları başından aşmış bir ülkede.
İşsizliğin, yoksulluğun, eğitimsizliğin tavan yaptığı bir diyarda.
Ruhsal hastalıkların, alkol ve madde bağımlılığının alıp gittiği yerde.
Suç işlemek için bolca sos da senden.
Ruhsal hastalıklar adı altında psikologlar yeni bir bölüm açmalılar: Ekran köleliği.
İnsanlar işi gücü bırakıp bu kadar cinayet haberi, bu denli öldürme efekti izlerse olacağı buydu.
Ahlakın başını kesen bir balta gibi, evlerdeki kara ekran.
Kırk liralık kadın, komşu kapısında ilişkiye girdiğini gören çocuğunu döve döve öldürüyor.
Pişman olup canına kıyacağına.
Evlat katili kanal kanal dolaşıyor.
Çocuğunu arıyor.
Canavarlıkları besleyip, semirten ekran ahlaksızlığı hepimize zarar veriyor.
Hiç oralı olmuyoruz.
Midemiz bulanmıyor.
Cinayetleri, canavarlıkları kanıksıyoruz.
İnsanlara acı veren, zarara uğratan, değerleri aşındıran ekran hastalığı acele ile tedavi edilmeli.
Benim çocukluğumda televizyonsuz ne kadar mutlu bir hayatımız vardı.
Tüketime özenmeyen anneler ve çocukları huzurlu idi.
Arkadaşlarımız ağaçlar ve çiçeklerdi.
Peygamber çiçeği cam önlerine sıralanmış komşular, birbirinden ayağını kesmemişti henüz.
Şimdi o çiçeğin adını unuttular, kantaron demekteler.
Ne halkari süsleme kaldı, ne cüzgülü.
Gül motifli cüzlerimizle şadırvanlar etrafında dizilip ayetlerin serinliğini duyumsadığımız o gül vaktini bile çaldı, çocuklardan; ekran tutsaklığı.
"Hariç medresesi"ne yetişemedik ama gül medreseleri idi o ayet kokulu derslikler.
Sevgi vardı, şefkat, merhamet, iyilik, saygı.
Karıncaya bile asla eziyet edilemeyeceğini öğreten ulu bilgeler yüreklerimizde öyle bir şefkat uygarlığı kurmuştu ki, suya düşen karıncayı kurtarmak için saatlerce uğraşırdık.
İnsanları, hayvanları, nebatatı severdik.
Kötülüğün girmediği o masal çağına şimdi ne kadar hasret, insanlık.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




