Sıcak mı sıcak bir temmuz (15) gecesinde "dinlenmek" maksadıyla Yalova Armutlu'da bulunuyorduk. Berat gecesini idrak ettiğimiz Ramazan'ın arefesinde yazlıklar hınca hınç doluydu. İnsanlar, bir taraftan yılın yorgunluğunu üzerlerinden atabilmek için tatilin tadını çıkarırken diğer taraftan da denizin serinliğinden istifade etmeye çalışıyorlardı. Böyle bir ortamda bulunuyorken, kızımın isteği üzerine Bursa Ulucamii'nde Berat gecesini idrak etmek üzere akşam namazını kılıp yola çıkmaya karar verdik.
Kamyonlarla birlikte yaptığımız yolculuk oldukça sakin geçti ve Bursa'ya ulaştık. Gemlik tarafında Bursa'ya girerken, Uludağ'a yaslanmış tarihî Bursa'yı seyretmek ayrı bir heyecan veriyor insana...
Geç kaldığımız için cemaatle yatsı namazını kılma fırsatını kaçırdık. Caminin içi kadar dışı, çevresi, yanları ve arka kısmı da hınca hınç doluydu. Caminin bulunduğu mekân önünde ana yol ve arka ve yan tarafları da iş yerleriyle çevrili olduğundan, büyük bir kalabalık namaz kılınabilecek mekânların dışında bekliyordu. İçeri girmek mümkün olmadığı için beklemeye başladık. Bir müddet sonra, yatsı namazını kılan cemaat çıkmaya başladı. Çıkanların iyice seyreldiğini görünce, "Artık girebiliriz" diyerek cami kapısına doğru yöneldik.
Kalabalığın etkisiyle olsa gerek ki, cami buram buram sıcaklık yayıyordu insanın yüzüne karşı... İçeri girip camiyi şöyle bir tavaf ettikten sonra, dikkatimi dağıtmayacak, huşû içinde gönlümü dinleyip ibadet edebileceğim bir yer aradım. Çünkü caminin içi epey hareketliydi. Yeni mi ilâve edildiğini pek anlayamadığım sol tarafta "imam odası", "vâiz odası" diye yapılmış olan yerin yanında, pencerenin önünde durdum. Sol tarafımda imam odasının duvarı, önümde de karanlığın etkisiyle olsa gerek ki dışarıyı göstermeyen bir pencere vardı. Sağ tarafımdaki gençlerin bir kısmı namaz kılarken, bir kısmı da Yâsin cüzlerini açmış Kur'an okuyordu. Ben de yatsı namazıyla birlikte bir günlük kazâ ve şükür namazı kıldım.
Oturdum ve tefekküre daldım... Epey bir zaman geçmişti. Caminin sıcaklığı hâlâ geçmemişti. Caminin içine doğru dönüp cami içindeki hareketliliği gözlemlemeye başladım. Cemaat orta yaş ve gençlerden oluşuyordu, yaşlı sayılabilecek durumda insan yoktu. Kadınlar ise kendilerine ayrılmış olan arka kısımdaydı. İçeride dolaşan, çocuklarıyla ve eşiyle birlikte camiyi keşfetmeye çalışan hanımlar da vardı.
En çok dikkat çeken husus, grup halinde Yâsin kitaplarından Kur'an okumaya çalışan gençlerdi. Bursa'nın yerlilerinden çok, Bursa dışından geldiği izlenimi veren insan sayısı oldukça fazlaydı. Grup ve aile gezisi şeklinde seyahat edenlerin, Berat gecesini Bursa Ulucamii gibi tarihî ve mânevî bir mekânda yaşama isteği belirgindi.
Bir ara dışarı çıkıp nefes alma ihtiyacı duydum, çünkü buram buram terliyordum. Sağ kapıdan dışarı çıktığımda Uludağ'ın serinliği yüzümüzü yalıyordu. Ferahladım, camiyi şöyle bir turladım. Cami çevresindeki dükkânlar açıktı, fakat başlangıçtaki hareketlilik yoktu. Hatta bazıları kapatmaya hazırlanıyordu. Yeni ilâve edilmiş olan şadırvanda biraz oturup tekrar içeri girdim. Yan kapılar açık arka kapı kapatılmıştı. Caminin içi de iyiden iyiye sakinleşmişti. Kenarda köşede uzanmış, hatta uyuyan insanlar vardı. Dolaptan bir Kur'an-ı kerim alıp, pencere kenarına oturdum. Yâsin, Mülk ve bazı sûreleri okuyup üzerimde emeği olanların ruhuna hediye ettim, onlar için Allah'tan rahmet diledim.
Caminin içindeki şadırvanın bulunduğu yerdeki sütuna sırtımı dayayarak, oturduğum yerden camiyi "okuma"ya çalıştım. İlk bakışta cami, alışık olmadığımız buram buram sanat kokan özelliği ile dikkat çekiyordu. Öncelikle tam bir hat müzesi özelliğine sahip olduğunu gözledim. Ön, arka, yan duvarlar ve sütunlar ya sabit ya da levha halinde hat örnekleriyle bezenmişti. Sütunlardaki simetrik hat yazıları, insana okuma tâlimleri yaptırırken; gayretin, inceliğin ve sabrın nasıl zirve yaptığını ilham ediyordu ruhumuza! Caminin ön, arka ve yan duvarlarında, siyah zemin üzerine yazılmış oldukça büyük levhalardaki hat örnekleri de muhteşem bir görüntü oluşturuyordu. Başka camilerde pek rastlamadığımız mihrap üzerinde aynı levhadaki üstte Allah, altta Muhammed yazısı diğer hatlarla çok güzel bir uyum sağlamıştı.
İkinci olarak ahşap müzesi gibi bir özelliği de bünyesinde barındıran cami, yapılan son tâdilât ile, ahşap eserler, el temasını önlemek için "cam çerçeve" içine alınarak ciddi bir şekilde koruma altına alınmıştı. Mihrap, minber, müezzin mahfili, ahşaba nakşedilmiş işleme ve renklerle, ahşaba nasıl bir ruh verildiğinin numunelerini oluşturmaktaydı.
Cami içindeki üçüncü belirgin husus ise camiye farklı bir görüntü vermesinin yanı sıra müthiş bir serinlik kaynağı olan şadırvandı. Caminin içinde insanı rahatsız etmeyen bir özelliğe ve güzelliğe sahipti.
Vakit ilerlemesine rağmen acele etmiyorduk, nasıl olsa bu hareketlilik sabah namazına kadar sürer diye düşünüyorduk. Gecenin ilerleyen vaktinde, camideki insan sayısı iyice azalmıştı. İstanbul'daki gibi sabaha kadar yoğunluk sürer diye düşünmüştük! Zaten katlı otoparka gittiğimizde de dolu olan garajın neredeyse tamamen boşaldığını gördük.
Ulucamiyi, yapımından itibaren bugüne kadar koruyup gözeten, ayakta kalmasına maddî ve mânevî katkı sağlayanlardan Allah razı olsun. Herkesin uykusunu yarıladığı bir vakitte, huzur ve huşû içinde mekânımıza dönerken Gemlik körfezine yansıyan ayın ışığı müthiş bir haz veriyordu ve yolumuzu aydınlatıyordu.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



