Zor bir adam... Aşağı tabakadan yükselmiş, eğitimsiz insanlara has bir karaktere sahip... Bazen insancıl işler yapar, adamlarının yaptığı haksızlık ve zorbalıkları şiddetle cezalandırır. Şahsına yapılan hakaretlerde, başka birinin cezalandırarak intikam alabileceği yerlerde büyüklük göstererek affeder; bazen de bunun tersi, barbarca haksız işler yapar. Öyle ki bu kadar ters iki karakterin aynı insanda olabileceğini kavramakta zorluk çekilir. Bu yüzden bazıları kendisine iyilik sever bir insan olarak saygı gösterir ve över, ancak çoğu da kendisinden son derece korkar ve nefret eder. İlim kuvvetine sahip bir kimsenin, kendisinden daha büyük, ilme ve kültüre önemli anlamda hizmet etmiş kimseleri tanıma iktidarından mahrum oluşu, kudret içinde bu kadar cehalet dedirtecek niteliktedir. Hizmetleriyle genel kabul görmüş bir zatın ilmî varlığını inkâr ve istihkar türünden beyanlarda bulunmak, böyle kişilerin temyiz ve muhakemesinde selâmet olmadığını gösterir ki, bütün mâlûmatında kendisinden güvenilir olma özelliğini kaldırır. Meselâ altı asırdır tedavülden düşmemiş, binlerce rahle-i tedrîs eskitmiş eser sahibi birini, yeni yetme bir kişinin bir kalemde harcaması ne kadar hoş görülebilir? (Mustafa Sabri Efendi, Mehmed Zihni Efendi'nin el-Kavlü'l-ceyyid adlı eserinin değerlendirmesinde söylüyor)
* Kuhistan Valisi Nâsırüddin Abdürrahîm b. Ebû Mansûr Muhteşem'in yanında astronom olarak görev yapan Nasîrüddîn-i Tûsî (ö. 672 / 1274), valinin kendisinden İbn Miskeveyh'in Tehzîbü'l-ahlâk adlı eserini, Arapça'dan Farsça'ya çevirmesini teklif etmesi üzerine, bu eseri överek üslûbunun bozulabileceği kaygısıyla teklifi uygun görmez; fakat Tehzîbü'l-ahlâk'ın muhtevasını içermekle birlikte, Aristo (ö. m.ö. 322), Kindî (ö. 252 / 866), Fârâbî (ö. 339 / 950), İbn Sînâ (ö. 428 / 1037) gibi filozofların görüşlerinden oluşan daha önceki hikmet birikimini de içerecek şekilde yeni bir ahlâk kitabının yazılmasının daha uygun olacağını söyler. O da, bu "ilkeli" teklifi kabul eder. Tûsî, ahlâk bilgisi ve ahlâk felsefesiyle ilgili temel konuları ele alan Farsça eserini 633 (1236) yılında tamamlar. Bu eseri, valinin isteği üzerine yazdığı için ona Ahlâk-ı Nâsırî adını verir.
* Matematik ve astronomi çalışmalarının ileri düzeye ulaştığı sıralarda İstanbul'a giden (978 / 1570) ve bir yıl sonra II. Selim tarafından müneccimbaşılığa getirilen Takıyyüddin er-Râsıd (ö. 993 / 1585), Galata Kulesi'nde gözlem çalışmalarına başlar (982 / 1574). Birkaç yıl süren çalışmalarını 985 (1577) yılından itibaren, III. Murad'ın izniyle Tophane sırtlarında kurduğu rasathânede sürdürür. Burada, ayrıca bir ihtisas kütüphanesi oluşturur (A. Süheyl Ünver, İstanbul Rasathanesi, Ankara 1969, s. 48). Bir yandan siyasî bağlantıları, bir yandan yakın dostluklar kurduğu devlet adamlarının kendi aralarındaki çekişmeler, kısa denilebilecek bir süre içerisinde onu ve bu rasathâneyi hedef alan bir yıpratma kampanyasının başlatılmasına yol açar.
Siyasî çekişmelere dinî bir zemin hazırlamakta gecikmeyen Şeyhülislâm Kadızâde Ahmed Şemseddin Efendi'nin, "Rasathâneler bulundukları ülkeleri felâkete sürükler" şeklinde fetva vermesi üzerine, padişahın emriyle, bugünkü Kandilli Rasathânesi'nden önce Osmanlı Devleti tarihinde tek rasathâne olan ve Türk bilim tarihi açısından büyük önem taşıyan İstanbul Rasathânesi 4 Zilhicce 987 (22 Ocak 1580) tarihinde çıkarılan bir hatt-ı hümâyun ile içindeki aletlerle birlikte tahrip edilir. Bu olaydan büyük üzüntü duyan Takıyyüddin er-Râsıd, köşesine çekilir ve 993 (1585) yılında İstanbul'da vefat eder.
* Son yıllarda, siyasî sürecin yeni bir ivme kazanmasıyla toplumda sermaye el değiştirmeye başladı veya bazı uyanıklar el çabukluğu ile zenginleşti. Bu yüzden de Türkiye'de ilginç insan manzaralarına şahit oluyoruz. Her zaman dillendirildiği gibi para insan için müthiş bir imtihan aracı olmaya devam etmektedir. Tamah edeni fena halde çarptığı gibi -hani laf aramızda- ihyâ da ediyor! Meselâ ailesinden hiçbir miras kalmadığını ve yıllardır "vasıfsız" bir devlet memuru olarak "maaşıyla geçindiği"ni söyleyen birçok insan, şimdilerde oldukça iyi imkânlara kavuşmuş bulunmaktadır. Hatta bazılarının "emekli" maaşları, mâliki oldukları ve içinde oturdukları evlerin ısıtma ve elektrik faturalarını bile karşılamaz.
Bazı kişiler, Allah'ın, zenginler aracılığı ile kendilerine ihsan ettiği (!) ev ve yalıların; Arap şeyhlerini kıskandıracak kadar görkemli ve de korunaklı triplekslerin sahibi oldular. Bu kişiler emekli maaşlarından başka, resmî gelirleri olmadığı halde, "Fakirleri günahları kadar sevmezler, onlardan cüzzamlıdan kaçar gibi kaçarlar." Hatta onlardan bazıları "Yiyinağalar" gibi adlarla tarikat kurup "şeyhliğe" dahi soyunurlar. Bunlar yemeği, sadece ama sadece yemeyi düşünürler.
Maddî gücün kıskacına kapılan bazı müslüman zenginler de, bu tür kişilerde mânevî tatmin (!) arıyorlar. İlginçtir ki bu kişilerin çevresinde bulunanlar hep zenginlerdir; tabii onlar da zenginliklerini koruyabildikleri ve cömertliklerini sürdürebildikleri sürece! Zengin oldukları halde zamanla fakirleşirlerse -ki örnekleri vardır-, artık onların semtine bile uğramazlar, hallerini ve hatırlarını dahi sormadıkları gibi tanımazlar bile! Boşuna dememiş atalarımız, "Düşenin dostu olmaz!" diye. Siz de aklınızı kullanıp düşmeseydiniz be kardeşim!
* Allah'ın rızasını her şeyin önünde tutan, helâl ve haramı gözeterek "alın teri"ni rızkının temeline oturtup bu şekilde hareket eden insanlarımızın yanı sıra, ülkemizden insan manzaraları çeşitlilik konusunda sınır tanımamaktadır. Yukarıda değişik kesimlerden beş örnek sundum. Bunların sayısını çoğaltmak mümkündür. Aramaya da gerek yoktur, çünkü onlar size kendilerini gösteriyorlar, yeter ki siz görün veya görmek isteyiniz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



