3 Kasım 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı ya da Gülhane Hatt-ı Hümayunu, tarihimizin ilgi çekici olaylarından birisidir. Osmanlı ahalisi, neye yarayacağını pek bilmediği fermanın uzun metnini yaşananlara bakarak tek bir cümlede özetlemeyi tercih eder: "Artık gavura gavur demek yasak!".
Bu Hatt-ı Hümayun'dan önce de bazı gerçeklerin uluorta her yerde söylenmemesi hali vardır muhakkak. Ancak günümüzde bu durumun çok gelişkin olduğunu ve bilinip de söylenemeyen şeylerin iyice arttığını söylemek gerek.
Geçtiğimiz günlerde bir ilahiyat profesörünün 'dekolte giyinmenin mahzurları' cümlesinden olmak üzere söylediği bazı sözler ortalığı karıştırdı.
TBMM'de görüşülmekte olan bir kanun teklifi ile ilgili görüşlerinin sorulması üzerine bir açıklama yapan Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Çeker'in, "Taciz olayında dekolte giyinen kadın tarafından gerçekleşen bir tahrik varsa burada iki taraf da eşit derecede suçludur..." manasına gelen sözleri, konuyu dillerine dolayan bir kesim tarafından 'taciz' kelimesi 'tecavüze' dönüştürülmek suretiyle, tecavüz olayında sadece kadın suçludur şekline dönüştürüldü.
Prof. Orhan Çeker, konuyu açıklığa kavuşturabilmek ve ne demek istediğini anlatabilmek maksadıyla ne yaparsa yapsın; söylediklerinin esasıyla hiç alakası olmayan açıklamalar, yorumlar, kınamalar birbirini izlemeye başladı. Malum, en azından Tanzimat'tan beridir ki, 'gavura gavur demek yasaktır'. Ya da: Her doğru her zaman söylenmez!..
Konuyu, söylenenlerden soyutlayarak kadınların açık saçık giyinebilme haklarına dil uzatılmasının yanlışlığı noktasına taşıyanların; kadınların tesettüre tabi olarak giyinebilme haklarına şiddetle karşı oldukları bilinen çevrelere mensup olmaları, bir tesadüf değil.
Bunlar böyledir çünkü...
Üniversitelerde kılık kıyafetin serbest olduğuna dair bir kanun maddesi varken, olmayan bir yasağı yıllarca uygulatabilenler de aynı çevreye mensupturlar.
Yine mesela, orta öğretimle ilgili kılık kıyafet yönetmeliğinde bulunan 'saçların açık olması gerektiği' maddesine sıkı sıkıya sarılıp da; 'kız öğrencilerin etek boylarının dizkapaklarından aşağı olması gerektiği' hususunu görmezden gelen, dahası bu konuya dikkat çekmek isteyenleri 'gerici' olmakla itham edenler de aynı mahallede otururlar...
Bu mahalle mensuplarının hakikaten 'hayat tarzlarını korumak' için mi böyle davrandıkları, yoksa içinde bulundukları toplumu ahlaken mümkün olduğu kadar zayıflatabilmek için mi gayret ettikleri, karmaşık bir konudur. Çünkü yapmak istediklerini söyledikleriyle, bunların muhtemel neticeleri arasında tam bir uçurum vardır.
Suyun ıslatması ve ateşin yakması kaçınılmaz bir sonuçtur... Ancak bu kesim mensuplarına göre suyun ıslatmaması, ateşin de yakmaması gerekir. Çünkü onlar öyle düşünmekte ve istemektedir.
Esas sıkıntı da, bu kesimin aktif oldukları hususlarda söz söylemenin zor olmasıyla alakalıdır. Söylenebilecek hemen her söz, ne kadar doğrunun ifadesi olursa olsun; tıpkı Prof. Orhan Çeker olayında olduğu gibi sıkıntılı sonuçlar doğurmaya adaydır.
Aşağıdaki alıntı, Hürriyet'te yazan Pakize Suda'nın kadınları konu edinen eski bir yazısından. Konuyla alakasını da siz kuruverin artık:
"... Vücutlarını göstermeye bayılırlar. Açık, dar, şeffaf, kısa giyerler. Sonra da "neden bakıyorsunuz?" diye sinirlenirler. Aslında amaçları baktırmaktır ama bunu asla kabul etmezler. Özgürlükten, rahatlıktan, medeniyetten falan söz ederler. Nereden biliyorsun, derseniz, ben de kadınım oradan biliyorum." (Pakize Suda; Biz Kadınlar. Hürriyet, 24.09.1998)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



