Sohbet etmekten büyük keyif aldığım sevgili dostum İbrahim Balcı, son görüşmemizde Sait Nuri'nin Uhuvvet Risalesi'ni, "Ben okudum sen de oku!" diyerek verdi. "Vardır bir hikmeti" diyerek ilk fırsatta (ertesi gün) okumaya başladım. Âyet ve hadislerin "nur"uyla sosyal hayatın tahlil ve tespitlerine gösterilen çareler tekrar tekrar okumayı gerekli kılıyor. Ben de aynen öyle yaptım: Okudum bir daha okudum.
Fâtih Sultan Mehmed'in, "İmtisâl-i câhidü fillâh oluptur niyyetim / Dîn-i İslâm'ın gayretidir gayretim" dediği gibi Dîn-i Mübîn'den başka bir gayreti ve tarafgirliği olmayan İbrahim Balcı, kitabı okuyup bitirdikten sonra arka iç kapağa, bir bakıma kitabın özeti sayılabilecek, "Kul kula zulmetmez Hak yazmadıkça / Kul kula zulmetmez kul azmayınca" beytini yazmış... Bu zaman kadar nice kitap okuduk, fakat hepsini de unuttuk. Kitabın herhangi bir yerine yazılan kısa bir notun veya açıklayıcı bir cümlenin kitaba tekrar döndüğümüzde ne güzel bir ipucu verebildiğini gördüm.
Günümüzde genellikle konuşmak için söze başlayan herkesin sanki ortak kanaati: "Her şey çok kötü ve daha da kötüye gidiyor, bozulma ve dejenerasyon son haddinde, ahlâksızlık diz boyu, haksızlık-rüşvet alıp yürümüş, ilim irfan bitmiş, her şeyin sahtesi aslının yerine geçmiş..."
Ne yazık ki, zahmetsiz ve ezbere sözler sarfetmek marifet gibi görülüyor. Bu gibi hallerde neye, nereden ve ne adına baktığınız çok önemlidir. Dünyevî açıdan bakan bir kimse, herkesin ne yediğini, ne içtiğini görür: "Köfteleri çifter çifter yiyor" der. Dinî-dünyevî açıdan bakan bir kimse ise başka şeyleri görür. Çünkü Allah istemedikten sonra kimse kılını bile kıpırdatamaz.
Bu bağlamda herkes görülmemesi imkân dışı olan denizin dalgasını görüyor. Oysa önemli olan denizdeki dalgayı görmek değil dalganın sebebini bilmektir. Eğer denizle bağlantılı bir iş yapacaksak, meselâ deniz yolculuğuna çıkacaksak dalgalar ne zaman bitebilir sorusunu cevaplamak gerekir her şeyden önce...
Dünya hep aynı dünya, dünyanın "dünyalıklar"ı da dünyalık peşinde koşuyorlar. Bundan daha doğal ne olabilir ki? Bugün "dünya" adına, bozulduğundan şikâyet edilen şeyler geçmişten beri hep olagelmektedir yani bu şikâyetler dün de vardı, bugün de, yarın da olacaktır.
Şu günlerde siyasetçilerin "dünyalık" adına birbirini karalama yarışına girdiği bir zaman diliminden bulunuyoruz. Oysa şöyle bir geçmişe dönüp baktığımızda, yapılanların ve söylenilenlerin geçmişten hiç de farklı olmadığı görülür. Meselâ Eyyûbîler döneminin ünlü şairi İbn Uneyn (ö. 630 / 1233) Selâhaddîn-i Eyyûbî başta olmak üzere devrin ileri gelen yöneticilerini benzer gerekçelerle hicveder: "Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanların azıklarını kazanması için soygun ve yalandan başka vasıta yoktur. Sultanımız topal, kâtibi şaşı, veziri kamburdur. İş başında bulunan kişi huysuz, ordu kâtibinin hastalığı şifa bulmaz" der (Ramazan Şeşen, Selâhaddîn-i Eyyûbî ve Devri, İstanbul: İSAR, 2000. s. 491 vd.).
Denizin dalgasını sebebi, kişinin / müminin nefsindedir. Bu yüzden yapılan bütün şikâyetler, kavgalar ve gürültüler nefsin dışa yansımalarıdır. Onları, nefisleri bağırtıyor. İnsanların başlarına gelenlerin esas sebebi de nefsine hâkim olamamaktan kaynaklanmaktadır.
Sait Nursi Uhuvvet Risalesi'ne, "Müminlerde nifak ve şikak, kin ve adavete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayât-i içtimâiyece ve hayât-ı mâneviyeve çirkin ve merduttur" (s. 4) derken, damardan giriyor ve ardından muhayyel düşmana hitap ederek, "mümine kin ve adâvet besleyen insafsız adam!"a belki imana ve insafa gelir umuduyla iknâî açıklamalarda bulunuyor.
Bu paragrafı okuyunca zihnimde romanlar yazdım; nice insan kılıklı hatta müslüman / şâkirt kılıklı kişileri hatırladım ve çok üzüldüm. İnsan nefsiyle hareket edince ne kadar zalim olabiliyor, onları hatırladım. Nefsini tatmin etmek adına, yıkabileceği her şeyi yıkmaya bile yeltendiğini gördüm. Şükürler olsun ki Allah bir kişiye büyük tahrip gücü vermiyor. İnsan en büyük kötülük olarak Roma'yı yakabiliyor!
Bedîüzzaman, "Hâricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dahilî adavetleri unutmak ve bırakmak olan bir maslahat-ı içtimâiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemâat-i İslâmiyye'ye hizmet ve dava edenlere ne olmuş ki; birbirinin arkasından tehâcüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz'i adâvetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar... Şu hal bir sukuttur bir vahşettir. Hayât-ı içtimâiye-i İslâmiyye'ye bir hıyanettir" (s. 18) tespitinden sonra, bir örnek veriyor.
Birbirine düşman iki bedevî aşiretin, karşılarına bir düşman aşiret çıkınca kendi aralarındaki düşmanlığı unutup, omuz omuza verip, o hâricî düşmanı defedinceye kadar dâhilî düşmanlığı hatırlarına bile getirmiyorlar.
"Peki müslümanlara ne oluyor?" diye soruyor. Böyle bir soruyu sormakta haksız mı? "Ey ehl-i iman! Sana karşı tecavüz vaziyeti almış ne kadar aşiret hükmünde düşman olduğunu biliyor musun?"


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



