3- Kadınsız islam yoktur:
Gerek bu hadisteki örnekte ve gerekse başka hadisi şeriflerde kadını dışlayan anlayışlar bizzat Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından ikaz edilmiştir. Müslümanlar, kadınsız bir hayatı, Allah'ın razı olacağı bir hayat olarak telakki etmeleri durumunda kesinlikle Allah'ın örnek kul olarak gönderdiği Peygamber aleyhisselamın çizgilerini aşmış olurlar.
İslam hayat dinidir. Hayat ise erkeğiyle kadını ile hayattır. Kadınların, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden sonraki en riskli nokta olarak yaratılmış olmaları, erkekler açısından kaçılması gereken bir durum oluşturmuyor. Kadınlar ve erkekler yaratıldıkları günden beri aynı kurallarla imtihan edilmektedirler. Bu imtihanın sonuçları açısından ne kadının erkekten ne de erkeğin kadından bir farkı vardır. Erkek kadın üzerinden, kadın da erkek üzerinden kazanacak veya kaybedecektir.
Evet, kadın bir risktir; kendisi için de risktir, erkek için de risktir. Ancak bu risk oluşu, itilmişliğinden ötürü değildir. Bilakis kadın, yok sayılması durumunda tehlike olacak kadar yüksek değerde olduğu için risktir. Erkeğin ihmal edilmesine göre kadının ihmal edilmesi çok daha yüksek bir risk taşımaktadır. Çünkü kadın sadece kadın değildir. Kadın aynı zamanda erkek de demektir. Kadın mü'min toplum, Allah'ın rızası için koşuşturan nesiller demektir. Bir mü'min erkek, kadını sadece kendisine sunulmuş bir ihsan olarak görüp, dilediği zaman kabul edeceği, dilemezse de reddedebileceği bir kavram olarak anlayamaz. Bu anlayış, yeryüzünü imar etme, Allah'a secde edecek nesiller yetiştirme anlayışına ters kalır. Erkeğin yaratılışının, kadınsız olmayacağını bilmemek, insanı da insanı yaratan Allah'ın Şeriat'ını da bilmemektir. Kadın, olduğu gibi alındığında ve onunla bulunulduğunda Allah'a kulluk yolunda yürüyüş sürüyor demektir.
Kadın etrafında birikmiş sorunlara bakarak kadını önündeki eski bir sorun olarak gören mü'min erkek hatalı bir anlayış içindedir. Eğer kadın erkeği bu gözle gören bir anlayış içinde ise o da hata etmektedir. Mü'min, imtihan için önünde bulunanlardan kaçarak nasıl imtihan kazanabilir? Hiçbir imtihan ondan kaçılarak kazanılmaz. İmtihanı kazanmak için gerekenleri yaparak yani imtihanın hakkını vererek imtihan kazanılabilir. Kadın olayına bakış da böyle olmalıdır. Bu mantık bizi, kadını itilmesi gereken bir sorun olarak görmekle kadının elinde oyuncağa dönmek arasında netice itibarıyla fark bulunmayan bir düşünceye sevk etmektedir. Müslümanca bakış bu olmalıdır. Kaçarak veya dalarak değil, beraber bulunmanın şartlarına dikkat ederek yaşamaktır bu.
4- İslam denge dinidir:
Allah Teâlâ herkesi belli bir kapasitede yaratmıştır. Kiminin bedenî gücü kiminin de akıl gücü yüksektir. Bazı kulları ekonomik olarak sivrilmişken bazıları da ailesi kendisini öne çıkaracak niteliklerde yaratıldı. Herkes belli bir seviyede ama farklı mizaçlar ve farklı kabiliyetlerle yaratıldı. Bu durum bizi iki kurala sevk etmektedir. Bunların birincisi, herkesin yaratıldığına razı olup kendi çapında yol almaya yönelmesi, ikinci bir insanla kendisini kıyas etmemesidir. İkincisi de, bütün insanlar için ortak görev durumunda olan temel kulluk konularında bir ayrıcalık, farklılık olmayışıdır. Ana konularda herkes kendi sorumluluğunu yerine getirirken, özel kabiliyetlerde de bir yarışa gerek duymamak, İslam'ı itidal üzere yaşamanın adıdır.
Allah'ın emirlerinin ve yasaklarının insanın gücünü zorlamayacak şeyler olduğu da bilinen bir hakikattir. İnsan olarak altından kalkılamayacak bir emir yoktur, insan olarak mahkûm olunduğu hâlde yasaklanılmış bir şey de yoktur.
Bu ilkeyi esas alarak yapacağımız tespitlerle ilgili olarak şunları belirtebiliriz:
- İslam'ı yaşamak, ancak insan olarak yaşamakla mümkündür. İnsanlıktan taşarak bir din yaşama iddiamız yanlıştır. Melek de değiliz cin de... Biz insan olduğumuz için bize inen bu din, insanî yapımızın kollandığı bir dindir. Ne aç kalmak, ne çıplak gezmek ne de inzivaya çekilip insanlardan ayrı bir ortamda kalmak İslam adına yapılamaz. Bu 'iyi bir kulluk' adına yapıyor olsa da yanlıştır.
- İmandan sonra en temel kural, Allah'ın haram ettiği şeylerden uzak kalmak olmalıdır. Bu bir mücadeleyi gerektiriyor olsa da o mücadeleden kaçınılmayacak ve haramlardan arınmış bir hayat yaşanacaktır. Haramlardan sonraki merhale de Allah'ın emirlerinin yerine getirilmesi merhalesidir. Farzlar olarak bildiğimiz bu emirlerden taviz vermeden yaşamak bir dava olarak görülmelidir. Ya da bunun adına can damarımız denmelidir.
- Üçüncü kademede de mü'minin Allah'a yürüyen yoldaki hız göstergesi olan nafilelere ya da Sünnet olarak adlandırılan işlere olan yoğunluğu devreye girmelidir. Denge de burada oluşacaktır. Haramlardan kaçmanın veya farzları yapmanın azı veya çoğundan söz edemeyiz. Haramlar ve farzlar bellidir. Ne kadar oldukları da bellidir. Biraz işlenmiş haram, biraz yapılmış farz olmaz. Nafilelerin ise bir alt veya üst limiti yoktur. Kul, sevap kazanmak ve Allah'a yakın olmak istedikçe nafileye yığılacaktır. Bu yığılma esasen hoş olmakla beraber, 'nafileler arası bir ezme/ezdirmeye' dönüştüğünde ana yoldan sapmış olurlar. Zira onların nafile olması, kulun yaratılışındaki kabiliyetlerine göre tercihte bulunup en dengeli ve en olurlusu ile Allah'a yürümeyi sağlaması içindir. Bu kaybedildiğinde devreye giren şey aşırılıktır. Aşırılık ise makbul değildir. İşte devamlı oruç tutmak, sabaha kadar namaz kılmak bu anlamda yasaktır. Kadından uzak kalmayı ibadet zannedenin 'Peygamber aleyhisselamdan olmamak' ile tehdit edilmesinin nedeni budur.
Herkes, bünyesinin kaldırdığı kadar nafile yapmalı ve yaptığı nafileler başka görevleri aksatmamalıdır. İnsanın eşini ihmal etmesi -velev ki bu ihmal, eş ile cinsel alaka gibi pek lüks görülen bir iş üzerinden olsun- hatadır. Bu hataya gerekçe olarak sabaha kadar namaz kılma gösterilemez. Malının tümünü infak ederek çocuklarını başkalarının infakına muhtaç hâle getiren de aynı tarzda bir hata işlemiş olmaktadır.
İslam, denge üzerinden yaşanabilir. Bu dengede para, kadın/erkek, çocuk, çevre, uyku, yemek, gezmek, neşelenmek hepsi bir arada ve hepsi üzerinden sağlanıyor olmalıdır. Mü'min hacca da gider seyahat da eder. Oruç da tutar ziyafete de katılır. Sünnet'e uygun olduktan sonra mü'mine yasak olan bir dünya nimeti yoktur. Yasak olan mubah bile olsa yapılan ölçüsüz ve sınırsız bir tutum içinde olmaktır. Helal bir yemeği haram duruma getiren, insanın sağlığına zarar verecek şekilde yemesi veya haram kaynaklı bir şey yemesidir. Helal bir uykuyu haram duruma getiren de namazın ihmal edilmesine sebep olacak şekilde uyunuyor olmasıdır. Nitekim aslı farz olan biri işi yapmanın yasaklanıyor olması da buna benzer bir nedenle oluşmaktadır. O da, o aslı farz olan işin bir başka insanî ihtiyacı eziyor olmasıdır.
Herhalde bu konuda netleştirmemiz gereken durum şudur: Allah'a kulluk, bizim ibadet olarak bildiğimiz namaz ve oruç gibi amellerden oluşmuyor. Kulluk, insan olarak yapabileceğimiz her işin adıdır. Buna salih amel de diyebiliriz, yeri geldiğinde ibadet de diyebiliriz.
5- Aşırılık yasaktır:
Farz olmayanı farz durumunda görmek bir aşırılıktır ve yasaktır. Bu tehlikeli bir iddia olarak da algılanabilir. Aynı şekilde haram olmayan bir şeyin haram, mekruh olmayan bir şeyin mekruh olarak görülmesi de aşırılıktır ve yasaktır.
Kul, neyi nasıl göreceğini Allah'tan öğrenmelidir, kendisi din koymamalı, beğenisine göre şekil vermemelidir.
Laubalilikle ciddiyet arasında, hızlı gitmekle basa basa gitmek arasındaki denge doğru olandır.
6- Evlilik tecrübe ile ayakta durur:
Bu hadisin öne çıkardığı hususlardan biri de bir babanın, çocuğunun evliliğini oluşturma ve izlemedeki fonksiyonudur. Bu, insanın kendinden öncekilerin tecrübelerinden yararlanmasıdır ki, evlilik hayatın diğer bütün alanlarından daha fazla bu tecrübeyi kullanmayı gerektirmektedir. Baba veya anne, çocuğu üzerinde kişisel emellerini zorlamadan, insanî birikimini aktarmalıdır. Evliliklerin başarıyla yürütülmesinde bu katkının ihmal edilmemesi gerekiyor. Aynı şekilde gençlerin de öncekilerin birikimlerini ciddiye almaları zorunluluğu doğmaktadır.
Bu hadisteki evlilik bağlantılı konunun bize çizdiği bir çizgi de şudur; o dönemde İslam'ı en güzel yaşayanlar, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin huzurunda hangi konuları konuştuklarını da çok net bir şekilde göstermektedir. Bizim 'ayıp' gibi telakki ettiğimiz konular, onların sorup öğrendikleri, anlattıkları hususlar olabilmektedir.
7- Dümdüz yol yoktur:
Dümdüz yol hayaldir. İnsan, yaratılışı itibariyle sıkıntılarla iç içedir. Hiçbir insan da farklı değildir. Mü'min olmak hatta peygamberlerden bir peygamber olmak bile sıkıntılardan korunmuşluk getirmez. Herkesin zafiyetleri, dayanma kapasitesi vardır, o aşıldığında yorulur, düşebilir. İbadet yaparken bile yüksek moralli, neşeli ve umutlu yol alınırken birden bire moralin düştüğü, umudun azıldığı zamanlar olabilir. Camide yüksek moralli, evde sıkıntılı anlar olabilir. Bunun tersi de doğrudur, cami mü'mini bunaltacak sorunlar ihtiva edebilir. Cennet kazanmanın en önemli sebeplerinden biri olan din kardeşliğimiz beraberinde sorunlar getirebilir, bu sorunlar da bunaltabilir.
Bu durumda iki önemli hakikat bizi kuşatmaktadır.
a- Bu tabiidir, dümdüz gitmeyeceğiz, dönemeçlerimiz, yokuşlarımız muhakkak olacaktır.
b- Böyle bir durumda da Sünnet'e uymayı esas alacağız.
Sünnet'e göre yaşamak sadece şu veya bu ibadeti sevap maksadı ile yapmak olarak anlaşılmamalıdır. Sorunları çözmede, sıkıntıları gidermede, yorulunca dinlenmede, tartışmayı sonlandırmada da Sünnet rehberimiz olmalıdır ki, Sünnet'e ehil olmanın hakkını vermiş olalım.
Kanun maddeleri:
'Ey iman edenler!
Allah'ın sizin için helal kıldığı temiz-hoş şeyleri kendinize haram kılarak aşırı gitmeyin. Doğrusu Allah, aşırı gidenleri sevmez.' Maide, 87
'Siz kendi kendinize zorluk çıkarmayın ki size zorluk çıkarılmasın.' Ebu Davud, Edeb, 52/4904
'Allah'ın en sevdiği amel, az da olsa devamlı olandır. Yapabileceğiniz işlere girişin.' Buharî, Rekaik, 18/6465
'Ey insanlar! Dinde aşırı gitmeyin. Sizden öncekileri dinde aşırılık helâk etti.' Ahmed, 3057
Not:
Sınırsız bir sevgi ve nefret olmamalıdır. Sevgide de nefrette de bir yanılma payı muhakkak bulunmalıdır. Bunun tek istisnası mü'minin Allah'a olan sevgisidir; o sevgi için bir sınır yoktur. Küfre ve kâfire nefretin de sınırı yoktur.
Sevinme ve hüzün de sınırsız olduğunda sıkıntıdır. Mü'min sevinmeli ama sevinmesi hüzne dönüşebilecek kadar çoğalmamalıdır. Aynı şekilde hüzün de insanı mezara koyacak hâle geldiğinde yanlıştır. Dünya ona buna değecek bir yer değildir, öyle bilinmelidir.
Bu not, dengede durma kuralıdır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




