Ne diyordu Üstad Necip Fazıl Kısakürek, "Allah'ın on pulunu bekleyedursun on kul/Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul/Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa/Yaşasın kefenimin kefili karaborsa" Bir kriz türküsü tutturmuş gidiyoruz. Küresel kriz şöyle yaptı, böyle yaptı. Bu ülkede yaşayan mağdur, mazlum ve masum halkın yaşadığı kriz, hiç bitmemişti ki zaten! Asgari ücret açıklanır, isyan ederiz. İşsizlik rakamları açıklanır, yüreklerimiz burkulur. Asgari yaşam standartları açıklanır hüzünleniriz. Hani Dünya ülkeleri asgari ücret zirvesi yapılıyormuş. Bush, kürsüye çıkmış, "Biz, asgari ücret olarak işçilerimize 1000 dolar veririz, 800 dolarını harcarlar, 200 dolarını ne yaparlar bilmeyiz" demiş. Alman Başbakanı Merkel gelmiş kürsüye, "Biz işçilerimize 1000 euro asgari ücret veririz, 750'sini harcarlar, 250'sini ne yaparlar bilmeyiz" diye konuşmuş. Sonra bizim kızgın Başbakanımız gelmiş kürsüye, "Valla biz işçilerimize 550 YTL asgari ücret veririz, onlar ise 1000 lira harcarlar, gerisini nerden bulurlar bilmeyiz" demiş.
Hali pür melalimiz budur! Bu ülkede yaşamak hüner ister! Bu ülkede yaşamak yürek ister! Bu ülkede yaşamak maharet ister! Turgut Özal demişti ya bir zamanlar, "Benim memurum işini bilir". İnsanlarına asgari yaşam standardını sunamayıp, onları gayri meşru yollara yönelten garip bir sistemimiz vardır bizim.
Peki madalyonun öbür yüzü? Bir yanda, geçinmek için boğuşan, evine bir tas çorba parasını bile götüremeyenlerin dünyası, bir yanda her akşam televizyonlar vasıtasıyla gözümüzün içine sokulan barlarda, pavyonlarda su gibi para harcayan, hesabını kitabını bilmeyenlerin dünyası. Bu ne yaman çelişkidir? İnsanların maraz meraklarını gıdıklayarak, magazini ahlaksızlık kisvesiyle gözümüzün içine sokanlar, su gibi para harcanan bu dünyayı ekranlar vasıtasıyla topluma sunarak, maalesef şöyle bir algı geliştirdiler: "Keşke bizler de böyle yaşayabilsek"
Hatta, haberlere yansıyan bir yolsuzluk, arsızlık, hortumlama durumu vuku bulduğunda insanlarımızın iç dünyası fakirliğin getirdiği umutsuzlukla birleşerek öyle bir hale getirildi ki, şu fikir içselleştirildi: "Bana da fırsat verilse, ben de yaparım. Ben de yerim, ben de hortumlarım, ben de çalarım"
Bir toplumu yıkan ekonomik sebepler değildir... Parayı bugün değil yarın da kazanabilirsiniz. Ama toplumun temel dinamikleri ortadan kalkarsa, bir daha asla yerine konulamaz değerler yok edilirse, artık çöküş süreci başlamıştır. İnsan çürürse, toplum kokmaya başlar...
Yüreklerimiz sızlıyor, yerel seçim sürecinin başladığı bugünlerde televizyon ekranlarında torba torba kömürler kapısının önüne yıkılan insanları gördüğümüzde. İnsanları fukaralaştıran, insanları bir torba erzağa muhtaç hale getiren, zengini ile fakiri arasındaki uçurum her geçen gün Uhud Dağı'na dönen sistem, arlanmadan üç kuruşluk yardım yaparak "Sosyal Devlet" olduğunu yutturmaya çalışıyor bizlere. Sosyal devlet, insanına iş ve aş üreten sistemdir. İnsanına her gün balık veren değil, bir gün balık tutmayı öğreten sistemdir. Toplumsal dinamikleri sağlam, zengini de fakiri de mutlu olan, yaşayanlarının birbirine diş bilemediği sistemdir.
Vur patlasın, çal oynasın, eğlence anlayışı... Kimin eli kimin cebinde belli olmayan, gayri meşru ilişkilerin, ahlaksızlıkların, nerde sabah orda akşam zihniyetinin, tuzu kuru patronların, her işlerinin barlarda pavyonlarda halledildiği, kötülüğü sıradanlaştıran senaryolar, bu ülkenin gerçekleriyle ne kadar örtüşüyor?
Bindik bir alamete...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



