Sanki ilkokula yeni başlar gibi, sanki hacca gider gibi, sanki yüreği tutuşmuş yanıyor gibi heyecan dolu olanlar dinlesin. Bu maraton koşusunda coşkusunu son nefesine kadar sürdürenler, İslam davasına ihaneti aklından bile geçirmeyenler dinlesin. Pamuğun içinden dikenli teli çeker gibi imanımızı yüreğimizden söküp almaya çalışanlara hiç olmazsa kalbiyle buğz edenler dinlesin. "Ben Efendimiz'in getirdiği değerlere sonuna kadar bağlı kalacağım, Mekke'ye, Kâbe'ye sırtımı dönmeyeceğim" diyerek söz verenler dinlesin. Batı medeniyeti karşısında komplekse girmeyenler, kendi kültür köklerine, ecdadına, tarihine, medeniyetine sıkı sıkıya bağlı olanlar dinlesin. Bu sözü Firavun'un karşısında dik duran Hz. Musa aleyhisselam'ı anlayanlar; putları yıkıp Nemrut'a kafa tutan Hz. İbrahim aleyhisselam'a yoldaş olanlar dinlesin. Efendimiz Hz. Muhammet sallallahü aleyhi ve sellem'in bir gülümsemesine dünyanın makam ve mevkilerini değişmeyenler dinlesin. Zira bu yazıda sizlere dava sahibi olmayan, ideallerini unutmuş, hayallerini menfaatleriyle değiştirmiş, modern anlayışlarla beynini sulandırmış, dava ruhundan habersiz, mücadele aşkından nasipsiz ve de neredeyse kimliğini yitirmek üzere olan "yeni dindar tiplemesi"nin hiçbir zaman anlayamayacağı bir süreçten bahsedeceğim.
İslam'dan uzak bir yaşam tarzının benimsenmesi neticesinde gençlerimiz psikolojik sorunlarla baş edemez hale geldiler. Anne babalar mutsuz, toplum huzursuz oldu. Dün Avrupa'dan duyduğumuz rezillikler, bugün hemen yanı başımızda bitiyor. Buna rağmen hala fıtratımıza uygun olmayan Avrupa Biriliği'ni bize "ideal" olarak sunanlar var. Bunu savunurken de gözümüzün içine baka baka "Bu bir medeniyet projesidir" diyenler var. Gülistan gibi olan yüce bir medeniyeti bırakıp da nasıl çöplüğe razı olursunuz? "Gül" Efendimiz'in sembolüdür. Onun öncülüğünde kurulan İslam medeniyeti ise adeta bir gül bahçesi gibidir. Biz Müslümanlar imanımızın kıymetini bilemeyince o gülistanı elimizden alıp; içerisinde bin bir türlü kokuşmuşluk olan, çivisi çıkmış bir uygarlığı bize armağan ettiler. Orada hiçbir şey bizim anlayışımıza ve değerlerimize uymuyordu. Kur'an sürekli "Nereye gidiyorsunuz?" diye bizi uyarmasına rağmen biz çoktan yola düşmüştük bile. Ar ve namus damarımız orta yerinden çatlayınca, simamızdaki secde izi yok olmuş, bakışlarımız korkunç bir ruh halini çağrıştırmaya başlamıştı.
Dünyalıklarımız belki tastamamdı ama yitirdiğimiz izzetimizi bir daha bulamıyorduk. İzzetsiz yaşamı tek alternatifmiş gibi sunanlar vardı. Biz İslam coğrafyasının kana bulandığını söylediğimizde birileri "herkes kendini düzeltsin" gibi laflar etmeye başlıyordu. Bu ortamda yeni bir dünya kurmaktan bahsetmek ise çok riskli bir konuydu. Çünkü o zaman hayalcilikle, gerçekçi olmamakla, duygusallıkla suçlanmak kaçınılmaz oluyordu.
Dünya adalet ve merhamet üzerine dönmüyor, her bir köşesinde zulüm işleniyordu ama yine de biz yeni bir dünya kurma idealinden bahsetmemeliydik. Asla dünyamızı gülistan edebilmekten söz açmamalıydık. Neden?
İdealsiz ve davasız gençler...
Çünkü biz Müslümanlar ibadet alanının dışına asla el atmamalıydık. İşte bizim gençlerimizi böylece idealsiz ve davasız hale getirdiler. Bu durum gündelik yaşantımızın her boyutuna sirayet etti. Mesela okul servislerinde Ömer Karaoğlu'nın "Şehit Türküsü"nü dinleyen İmam Hatipli gençlerimiz bile artık abuk sabuk şarkılar dinlemeye başladılar. Hak ile batıl karışmıştı bir kere... Davanın yerini "eğilimsizlik" almıştı. Ben isterdim ki her bir imanlı gencin ahrete götürecekleri ve son nefeslerine kadar muhafaza edecekleri bir davaları olsun. Ve o gün desinler ki "Rabbim biz dünyada kendimiz için çalışmadık, senin yüceler yücesi davan için çalıştık." Tek başıma kalsam bile davamdan vazgeçmeyeceğim diyen gençler neredeler?
Devir çok bozulmuştu. Adaleti ve merhameti önceleyen adil bir düzenden bahsedenler fitne çıkartmakla suçlanıyor, uyuyan yılanı uyandırmakla itham ediliyordu. Faraza başörtüsü meselesindeki suç da çoktan bir dava adamının sırtına yüklenmişti bile. Öyle bir dindarlık anlayışını benimsemiştik ki alnı secdeli dava adamını bırakıyor, ömrünü batıl değerlerin yaygınlaştırılmasına adamış olan bir zavallıya methiyeler diziyorduk. Şöyle dürüst, böyle dürüst, falan filan... Bizler bu hale geldiğimizin farkına bile varamamış, ne yaptığımızı bilemez bir vaziyette yalpalamaya başlamıştık. Grup Genç'in ezgisindeki gibi "Kara zulüm yağar gökten üstüne toprağın / Kurulur yeni bir dünya Gülistan üstüne" diyecek gençlere öyle hasret kalmıştık ki! Biz böyle bir şey söyleyemezdik çünkü bu ideali yaşatmak için sahabe ruhunu azıcık da olsa anlamış olmamız gerekirdi. Efendimiz sanki din uğruna nice acılar çekmemiş gibi, sahabilerin ömrü cihattan cihada koşmakla geçmemiş gibi kendimize rahat, ılımlı bir Müslümanlık modeli bulmuştuk. Toplumsal meselelere karışmayan, zulmü alkışlamadığı gibi zulme karşı da koymayan ve daima konuşmayan, hep susan, şaşkın kalan bir Müslümanlık modeli...
Hasılı kelam biz Mekke'den ve onun anlamından koptukça koptuk. Yüzümüzü başka yerlere döndük ama bunun farkına bile varamadık. Bizi Mekke'ye bağlayan değerlerden değil sürekli Avrupa Birliği müktesebatından bahsediyorduk.
"Kur'an'ın üçte ikisi cihat bahsidir" veya "bu dinde zalimlerle hak gelinceye kadar mücadele etmek" vardır diyen olursa, sanki çok tuhaf bir şey söylemiş gibi ona ters ters bakıyorduk. Bu dünyada böyle şeyler söyleyenler garip kaldılar. Bilmiyorum öteki âlemde yüzü ak alanlardan olur muyuz?
Biz yine de öyle olmak için umudumuzu tüketmeyelim ve "Kurulur Yeni Bir Dünya Gülistan Üstüne" demeye devam edelim ki büyük mefkûremizden kopmayalım.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



